Hayatta, saklı olan gerçeği bilmeyip dış görünüşe göre tavır içinde olanlar aldananlar sınıfında dâhil olurlar. Nasrettin hoca misali "ye kürküm ye!" deyişi sanki bugün için denilmiş. Bu söyleme bakıldığında Nasrettin hocanın ne denli uzak görüşünün olduğunu anlamak mümkündür. Gündelik hayatta insanların fiziksel görünüşlerine bakıp onların ruhlarını okumak, birçoğumuzun yaptığı yanlışlıklardandır. Ruhu bu kadar hafife almak, bu düşünceyi taşıyanın ruhun zelilliğini göstermez mi? "Asıl" hiçbir zaman bozulmaz. Bozulan gerçek asıl değil, taklididir. Çünkü taklit, kendi gerçeğinden mukallede (taklit olunduğuna) dönüşmüştür. Dış görünüşüne bakıp ta, "içinin asıl durumu da böyledir" demek onun asliyesine kendimizin karar vermeye çalışması demektir. Olması gereken, sadece onun içine bakabilmektir, dışına değil.
Ankara''da üniversite yıllarımın sonunda bir konferansa gitmek için yurttan iki arkadaş çıkmıştık. Benim üzerimde, "emanet" şık bir takım elbise vardı. Vakit akşam ile yatsı vakitleriydi. Çankaya''daki büyük bir otelin birindeydi konferans ama hangisinde olduğunu ikimizde bilmiyorduk. Önce Hilton''a doğru yaklaştık. Kapıda kırmızı bir halı ve sıra sıra şık giyimli beyler bekliyorlardı. Bizim geldiğimizi gördüklerinde ayrı vaziyette duranlar da bir saf hizasına gelerek gülücüklerini yüzlerine yerleştirdiler. Bir telaş, bir koşuşturmadır başladı otel lobisinde. Neler olduğunu anlamaya çalışan biz, safın dış kısmından içeri süzülmeye uğraşırken, safın da bizi içine almak üzere açıldığını fark ediyorduk. Dışarıdan süzülmenin artık imkânsız olduğunu anlayıp, girdaba kendimizi kaptırmaya karar verdik. Düğmeler iliklenmiş ve eller uzatılarak "Hoş geldiniz efendim" cümleleleri sarf edilmeye başlanmıştı. İçlerinden biri şaşırmış suratlarımızdan anlamış olacak ki, "? dan gelen şu şu beyler di mi?" diye sormak cüretini gösterebildi. Bizler de, onların konularıyla hiç alakası olmayan bir konferansa geldiğimizi söylediğimizde tabiri caizse, bizi üzerinde tuttukları saten çarşafın dörtkenarını birden bıraktılar. Kendimizi yerde bulduk. Artık içinden geçebileceğimiz bir saf yerine takım elbiselerin sırtları ve bu sırtların önünde bulunan kızgın suratlar vardı.
Merhum Nasrettin hocanın kürküne sığınıp nasiplenen onca kişi var ortalıkta gezen. Mevlana''nın dediği gibi "Nice insanlar gördüm sırtında elbisesi yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok". İnsanlık elbiseler içinde kaybolmuş. Elbiseler insansız bir yerlerde oturmakta, gezmekte, zaman öldürmekte ve içindekini eskitmekte. Eskiyen bedenler bir ruha kavuşamadan çürüyüp gitmekte. Gelecekte kendinden bir iz, bir koku bırakmak düşüncesi ne acıdır ki, hayaldir çoğunluk için. "Kişi odur ki dünyada bıraka bir eser/ Eseri olmayanın yerinde yeller eser"" demiş büyüklerden biri.
"Geyik sansardan korkar; sansar kaplandan, kaplan da ayıdan korkar, şu sarı ayı, saçı başı açık bir insana benzer ve insan gibi iki ayağı üzerinde durur. Müthiş kuvveti vardır ve insan için son derece tehlikelidir." (Kaynak; Çin Denemeleri, MEB Yayınları, İstanbul 1992) diyor eski Çin denemelerinin birinde. Çin''in Hunan eyaletinin güneyinde bir zamanlar bir takım avcılar varmış. Bunlar, bazı hayvanların seslerini taklit eden bambu''dan yapılmış aletler kullanırlarmış. Geyikleri çekmek için bu aleti kullanırlar, geyikler geldiğinde de onları avlarlarmış. Bu aletten çıkan sesleri işiten sansarlar geyik sanıp gelirler, insanları korkuturlarmış. Bu defa insanlar sansarı korkutmak için, kaplan sesi çıkaran aletler yapmışlar. Sansarın korkup kaçmasını sağlamışlar ama bu defa kaplan gelmiş. Kaplanın kaçması için ise, ayı bağırmasını taklit etmişler. Ayı geldiğinde insanı görmüş, onları parçalamış ve yemiş. Bu hikâyenin sonunda şöyle diyor "Bugün de derinde saklı olan gerçeği bilmeyip dış görünüşe bağlı kalan insanlar, ayıların avı olmaktadırlar."
Öyle anlaşılıyor ki, bir tek çıplak ses ile her işi halletmeye çalışmak ayıların pençelerinden kurtaramıyor insanı.