Davut Zat
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 10 Aralık 1948 tarihinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini kabul etmiştir. Bu beyanname gereğince her yıl olduğu gibi bu Aralık ayında da; “İnsan Hakları Haftası”nın kutlandığı organizasyonlara şahit olduk. Birleşmiş Milletler ve Dünya ülkeleri bu haftayı kutlarken, bizde İnsan hakları kavramları ile tarihi sürece şöyle bir göz atmak suretiyle konuyu değerlendirelim.
İnsan; akıl, zeka, irade ve ruh gibi üstün özelliklerle donatılmış, iyiliğe bakan yüzü ile meleklerden daha üstün, kötülüğe bakan yönüyle de hayvandan daha aşağı ve şeytanın yerine aday olabilecek bir surette yaratılmıştır. İradesini kullanarak insan dilediği tercihi yapmakta hür bırakılmıştır.
Hak; maddi anlamda bir şey üzerinde alacak verecek ilişkisine bağlı olarak tasarruf sahibi olabilme yeterliliğidir. Manevi olarak ise, doğuştan yada sonradan oluşan Allah (cc.)'ın insanoğluna yüklediği ve sosyal olarak bir arada yaşamak gerekliliğinden doğan sorumlulukların uygulanması için gerekli olan mükellefiyetlerdir. Hukuki olarak da ; hukukun koruduğu menfaatlerdir şeklinde tarif edilebilir.
İnsanların dini, hayati, iktisadi, sosyal ve siyasi haklarını güvence altına almak ve insanlar arasında dil, din, ırk, renk, yaş, cinsiyet ayırımı yapmadan sevgi, saygı, dostluk duygularını geliştirmek ve insan olmak haysiyetini korumak adına sahip olması gereken hakların hepsine birden “İnsan Hakları” denilmektedir.
Fıtrat olarak yaratılmışlar içerisinde en güzel, en mükemmel ve yeryüzünün halifesi konumunda olan insana, bizzat yaratan tarafından bu üstün haklar daha doğduğu andan itibaren verilmiştir. İşte bu nedenledir ki, bizim inanç ve kültürümüzde yaratılışındaki şerefliliği bilen ve bu gayeye uygun hareket eden bir insanın, başka insanlar üzerindeki hak ve hukuku gözetmemesi düşünülemez...
İnsan hakları ifadesi, Batılıların hayatlarına ilk defa, 18. yy. sonları ve 19 yy. başlarında girmiştir. Bu zamana kadar suskun kalışlarının sebebi, batıdaki yönetim anlayışlarından ve insana olan bakış açılarındaki baskıcı yapıdan kaynaklanmaktadır. 18. yy. da orta çağın kilise baskısından ve engizisyon mahkemesi kararlarından sıkılan toplumlar, suskunluğunu bozarak bu baskıcı gidişata baş kaldırmışlardır. Çünkü; Batı toplumunda bu döneme kadar insan hak ve hürriyetleri diye bir olaydan bahsetmek mümkün olmamıştır.
Örnek vermek gerekirse; 12. yy.da Yunanlılar, insanlarının giyim tarzlarını, saç şekillerini hatta bıyık biçimlerini devlet eliyle belirlemekteydi. Medeniyetin beşiği olarak anılan İngiltere’de; 1215 “Magna Carta Libertatum” sözleşmesine kadar insanların hak ve hürriyetlerinden bahsedilememiştir. Bu bildirge İngiltere için bir ilktir. İngiltere de 16. yy.a kadar kadınlar, İncil’e el süremez, murdar yaratık olarak değerlendirilirdi. 1805'li yıllara kadar da kadının köle gibi para ile satıldığına tarih şahitlik etmektedir.
Fransa’da da durum bundan farklı değildir. 1789 ihtilaline kadar insan haklarından söz etmek hiç mümkün olmamıştır. Bu ülkede kadına kendi malı üzerinde tasarruf hakkı, ancak 1908 yılında tanınmıştır. Rusya; kendi toplumuna yeni bir rejim düzeni getirmek isterken, bunu kabul ettirebilmek için baskı, işkence ve zulümle yetinmeyip, kuracağı nizam adına yine kendi insanı olan milyonlarca vatandaşını öldürmüştür. Bu durumu yakın tarih okurları hatırlayacaktır !
Amerika, 18. yy. da yayımlanan “Virginia Haklar Bildirgesi”ne kadar İngilizlerin hakimiyeti altındadır. Şimdi ise, modern bir ülke olarak insanlara hak, özgürlük ve hürriyet götürme adına sınır ötesi harekatlar düzenlemektedir..! Halbuki, Amerika’da da durum yukarıda anlatılanlardan farklı değildir. Uzağa gitmeye gerek yoktur. En yakın örnek; 1970 li yıllara kadar, zencilere bilmem kaçıncı sınıf insan muamelesi yapılması en canlı örneklerdendir.
Elbette ki diğer batı ülkelerinde de durum bundan farklı değildir. Tabi ki örnekleri çoğaltmak mümkündür. Tarihi süreç içindeki anlatılan bu örneklerle yetinip, günümüzde durum nasıldır, şimdi de bunu inceleyelim.
Tüm dünya ülkelerindeki toplumsal yapılara bakıldığında; ilk anda gelir dağılımına bağlı sınıf sistemi kalıplarıyla karşı karşıya gelmekteyiz. Kendi dininden olmayanlara da bilmem kaçıncı sınıf insan muamelesi uygulanmaktadır. Nitekim ülkeler çeşitli gelir düzeylerine ve kalkınmışlıklarına göre 1.2.3. sınıf dünya ülkesi olarak anılmıyorlar mı? Peki bu durumda sözkonusu dünya ülkelerinin insanları kaçıncı sınıf insan sayılmaktadır..?
Dünya toplumlarındaki insanlar gülmeye hasret bırakımlaşsa, sakinleştirici ilaç kullanımı dünyanın her yerinde ciddi artış göstermişse, psikiyatri klinikleri hastalarla dolup, dolup taşıyorsa; acaba nedir bu insanların sıkıntısı? Yoksa, yeterince fazla hak almalarından dolayı her türlü imkanla buluşmalarının meydana getirdiği tatminsizlik bunalımı mı onları bu hale getirmiştir?
Dünya coğrafyası üzerinde yapılan savaşlar ve insan hakkı ihlallerini görsel medyadan film gibi izlemeye devam etmekteyiz..! İnsanlarla satranç yada dama taşı gibi oynanır gibi oynanmıyor mu? İnsanların vatan ve namusları ile kutsal değerleri ve hatta hayat hakları ellerinden çalınmıyor mu? Kendilerinden görmedikleri ve başkaları yada ötekiler diye adlandırdıkları insanların her türlü haklarına el konulmuyor mu? Bütün bunlar yapılırken BM ve İnsan Hakları Kuruluşlarından hiç ses seda görmemekteyiz…
Batı dünyasının ve onların emrindeki kuruluşların çifte standartlı bu tutumları neyin ifadesidir. Acaba mazide yaptıkları ve hala günümüzde de istikrarla sürdürdükleri, “haksız hak elde etme” eylemlerinin bastırılmasına yönelik iç dünyalarındaki çelişkinin bir projeksiyonumudur..?
Batı; insan hakları, özgürlük, demokrasi ve barış gibi kavramlardan söz ederken, bu ifade ve tanımların içini tam da doldurmuş değildir. Yaptıklarıyla da tanım yerindeyse sınıfta kalmıştır. Yeri gelmişken hemen bir örnek verelim. “İnsanlar eşittir” diyorlar. Çalışkanla tembel bir kişinin, yalancı ile dürüst bir kişinin, doğru ile sahtekarın, eğitimsizle eğitim görmüşün, nasıl eşit olduklarının ya da olacaklarının izahını yapabilmiş değiller… İnsan hakları ile ilgili kriterler ortaya koyuyorlar fakat, bunlar sadece kural ve madde olarak beyanatları süslemekle kalıyor. Yapılan insan hakkı ihlallerinin üzerine gidilmiyor... Çok zorda kaldıklarında ise cılız bir sesle kınama yayınlıyorlar ama seslerini de duyan olmuyor…
Paylaşmasını bilmeyen, halinden memnun olmayan bireyler ve bu bireylerin oluşturduğu toplumları yöneten insancıkların sevgisizlikten kurumuş yürekleri, ülkeleri fitne ve fesada sürüklemektedir. İnsanlar arası kardeşlik baltalanmakta suni bir takım oluşumlarla kavga ve iç savaşlar meydana getirilmektedir. Kendi toplumları için üretim yapamayanlar, içlerindeki kinleri de ortaya çıkartarak başka ülkelerin kaynaklarını ve insanlarını sömürme konusunda maalesef bildik yöntemleri kullanarak başarılı oldular. Bunu yaparken de samimiyetten uzak bir şekilde “insan haklarını koruyoruz”, “adalet ve hürriyet götürüyoruz” adı altında işgallerini yürüttüler. Hem de bu çelişkiyi tüm dünyanın gözünün içine baka baka söylemekten hiç mi hiç çekinmediler, utanmadılar... Çelişkilerine aldırmadan kendi yalanlarıyla dünyayı uyutmaya çalışarak yandaş bulmakta da gecikmediler..
Madem ki öyle; söylediklerinde samimi iseler insan hakları savunuculuğu yapan bu hamasiler, izaha çalıştığımız bu çelişkileri gidermelidirler... Veya bu sözde hakların kimin için geçerli olduğunun tarifini yapmalıdırlar. Çünkü dünyanın neresinde olursa olsun insan hakkı ihlalleri yapıldığında aynı tepki ve tavrı gösterip, gittikleri yerde huzur ve sükunun temini için çalışsalardı yada bizzat kendileri sömürmeye kalkmasalardı ve gerçek anlamda insan haklarına saygı olsaydı, dünyanın hali hiç böyle olur muydu?
Bizim toplumumuzda ise İnsan haklarının tanımı inanç ve kültürel tarihimiz birleştirilerek yapılmakta ve ilk insanla başladığı kabul edilmektedir. İlk insanla başlayan ve günümüze kadar devam eden bu süreçte yaratılış hamurundaki safiyetini koruyanlar doğrunun, hakkın ve adaletin yanında yer alırken, hamuru ekşimiş olanlarda haksızlığın, zulmün ve sömürünün temsilciliğini yapmışlardır.
İnsana hak ettiği değeri veren, onu yaratılmışların en şereflisi, izzetlisi ve yeryüzünün halifesi kılan bizim inanç ve değerlerimizdir. İnsana güzel ahlaklı olmayı tavsiye eden ve doğru insan olması nispetinde yer yüzünün efendiliğine yaklaşmış olan insanı, bizim kültürümüz hatalarıyla kabullenmiştir. Hep hoş görü ile affedici olmuş ve insanlık adına onları kazanmıştır. İnsanı bir eşya gibi alınıp satılmaktan ve köle olmaktan kurtaran bu güzel yaklaşımın her devirde savunucuları olmuştur, olmaya da devam edecektir.
İnsan hakları konusunda bizim inanç ve kültürümüzün yapı taşları Peygamberimizin “Veda Hutbesi” ve “Türk Kültürünün güzel örnekleri”dir. Mevlanalar bu inanç, ahlak ve kültürle yetişmiş, insanları din ve sınıf ayrımına tabi tutmadan “ne olursan ol yine gel” diyerek kucaklamışlardır. Yunuslar bu anlayışla, “yaratılanı yaratandan ötürü hoş görerek” engin bir insan sevgisiyle İnsanlık alemine, insanlık dersi vermişlerdir… Ademoğluna bundan daha güzel hak, bundan daha güzel değer nasıl ve kimler tarafından hediye edilebilir ki ? Batı dünyası ve Avrupa ülkeleri ise bizim dinimizin ve Türk devletlerinin dünya insanlığına tanımış olduğu bireysel ve toplumsal hakları tanımak şöyle dursun, konuşmak için bile 18. yy.’ı beklemiştir.
Tüm dünyanın bencillik, çıkarcılık ve insanlık dışı düşünce, söz ve hareketlerden arınarak, insanca bir hayat yaşaması dileklerimle….
Görüntüleme sayısı: 2113
Yorumlar (6)
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.