Online Sayaci 26
Kastamonu Çalisma Grubu Dernegi

Üyelik Paneli







Kayıp Parola?

Kim Online

Şu anda 25 misafir bağlı

Çok Okunan Haberler

Tosya Sozlugu


PROGRAMI İNDİR

FORUMDA SÖZLÜK

gendün

( kendin )

Kastamonu Bibliyografyası - Mehmet Yılmaz

RSS - Güncel Haber

mutlugelin.com - evlilik hakkinda online kaynak
Anasayfa
Zulmü Kutsamak Yazdır E-posta
Pazar, 07 Aralık 2008

Active Image

 

 

Davut Zat
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır


İnsan olmak, hayat boyunca yeteri kadar problemi de bünyesinde barındırmayı, vakti geldiğinde ise onları misafir etmeyi ve göğüslemeyi de beraberin de getirmekte. Zaten, insanlığın sınavı da burada başlamakta. İsyanla teslimiyetin arasındaki ince çizgide yürüyen insanlar veya insanların yönettiği toplumlar da tam bu noktada insan olma sınavını vermekteler… Şair insanın bu yönüyle ilgili bahsederken mısrasında; “İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya…” diyor.  Evet, aynen su misali insan! Hangi makam ve kademede bulunursa bulunsun, şayet karakteri kemiksiz ve mayası ekşimiş ise su gibi girdiği kabın şeklini almaya müsait. Hatta bir süre beklediğinde içinde bulunduğu kapla birlikte kendini de etrafını da kokutmaya namzet. Diğer taraftan ise insanlık sınavını gerektiği gibi verebilmişse şayet, su gibi aziz..!
İnsan hakları ifadesi ilk defa, 1789 Fransız ihtilali sonrasında ortaya çıkan bir söylem olarak kullanılmaya başlanmıştır. Hiç şüphesiz yapılan baskılara karşı halkların başkaldırısı böyle bir sonucu doğurmuştur. Fakat insan hakları bildirgesini yayımlayan bir ulus olan Fransa, daha bildirinin hemen ardından kendi yönetimlerini eleştiren ülkesinin aydınlarına karşı yaptıklarıyla bir kez daha tarihe geçer.  İnsan hakkı savunucuları, bizzat bu savunuları nedeniyle kendi haklarını kaybeder ve suçlu muamelesi görürler ne yazık ki. İnsan hayatını savunmak adına bildirge yayımlayan bir ülke için daha başlangıçta meydana gelen böyle bir çelişki, geleceğe dair ipuçlarını vermektedir aslında. Çünkü bundan sonraki yıllarda da durum gerçekleşen ihtilal’e rağmen eskisinden çokta farklı olmayacak ve insanlar zulüm görmeye devam edecektir. Ülkelerin çifte standartlı tutumları da geçmişten bugüne taşınmaya devam edecek ve zulüm görenler ile hakları ihlal edilenler açısından durum pek de değişmeyecektir.
Zira savaş, zulüm, baskı, işkence ve güçlünün güçsüzü ezdiği bir dünya, halen yaşanmaya devam etmektedir. İşte, bu acı olayların sürekli tekrarlanıyor olması, sizce de İnsan Hakları Bildirgesinin söylemden öteye geçemediğinin açık bir ispatı değil midir? Herkesin gözü önünde cereyan eden bu hadiseler kapitalist anlayışın ve emperyalizmin dünyayı bir ahtapot gibi sardığı ve sömürdüğünün şahidi değilmidir. İşte tamda bu noktada insan hakkı, hürriyet, eşitlik ve hakkaniyet gibi evrensel kuralların ve anlaşma hükümlerinin, kimler için geçerli yâda bağlayıcı olduğunu kendimize sormadan edemiyoruz bir türlü. Kendi ülke insanlarının tüketimi için, başka ülkelerin kaynaklarını ve üretimini sömürerek ayakta kalmaya çalışanların bizzat kendileri, baş ihlalci olarak tüm çıplaklığı ile ortada değiller mi? Yaptıkları bu insan hakkı ihlallerini, bütün dünyanın gözünün içine baka baka insanlık adına yaptıklarını savunmuyorlar mı birde? Doğrusu yaman çelişki (!) Kendi iktidarlarının zulmünden yorulmuş halklar; “ne olur gelin de yapacağınız operasyonlarla, nükleer silah teknolojilerini bizzat bizim üzerimizde deneyerek bizi ve dünyadaki mazlum halkları kurtarın” diye onlara davetiye çıkardılar sanki..!
Aksi takdirde; komşumuz Irakta yaşanan işgal, Filistinlilerin uğramış olduğu acımasız katliamlar, Çeçen halkının bağımsızlık ilanından bu güne kadar yaşadığı acı dram, Afganistan’daki tasvip edilemez durum, iki tane yahudi vatandaşı öldürüldü diye Lübnan’ın işgali, Afrika’da açlık ve sömürge düzeninin devam etmesi ve son olarak Gürcistan da yaşananlar karşısında, insan haklarının tarifi nasıl yapılabilir acaba?  Asıl niyetleri ülkelerin öz kaynaklarının çalınması yâda sömürülmesi iken, ortalığı cehennem yerine çevirerek böylece hak ve adaleti tesis ettiklerini ifade etmeleri ne kadar samimiyetten uzak bir söylem! Tam bir tekerleme edebiyatı. Şayet bu söylemleri doğru olsaydı; dünyada pervasızlık, azgınlık ve sömürü düzeni bu şekilde hâkim olabilir miydi?
Evet, bir takım insan yâda ülkelerin çıkarlarının korunması için “hak adına”, haksızlıklar yapılmakta ve başka insanlar en acımasız şekilde öldürülebilmektedir. Bu durum nasıl kabule edilebilir ve bunun insan hakları açısından tarifi nasıl yapılabilir ki? Halbuki insan kainatın yaratılmışlar içerisindeki en donanımlı varlığı ve başta hayat hakkı olmak üzere tüm hakları tâ doğuştan kutsal iken. Yoksa tarih her defasında yeniden tekerrür mü etmektedir. Bir kısım insan ve devletler için insan hakkı demek, efendilerine hizmet, sömürülmek, kölelik, kan, ölüm, sakat kalmak, sefalet ve gözyaşı gibi ızdırapların ötesine neden geçememektedir…
İnsan hakkı denilince; Bosna-Hersekte yaşananlara seyirci kalmak mı, zencilere uygulanan haksızlık ve sınırlamalar mı, beyazlarla siyahlar arasında uygulanan farklı muameleler mi veya Rusya’nın “sınıflar diktatörlüğü”mü anlaşılmalı? Yâda Türk-î Cumhuriyetlere yapılan baskılar mı, Çinin Doğu Türkistan da uyguladığı asimilasyonlar mı, Hinduların kast sistemi mi? Yoksa Eflak Prensi Dördüncü Vlad’ın dünya tarihine kazandırdığı utanç vesikası kazıklı ölüm şekilleri mi, A. Hitlerin faşizmi mi yada dünya üzerinde devam etmekte olan din savaşları mı, insan hakkıdır? Bu sorular, bir insan olarak ister istemez aklımıza gelmekte ve yüreğimizdeki acılar tekrar tekrar depreşmektedir.  Nerede insan hakları? Hangi insan hakları? Kendileri için özgürlük, hürriyet, refah gibi imkânlar geçerli olurken, ötekiler olarak algıladıkları insanlara gözyaşı, eziyet, tecavüz, kan ve barut kokusundan başka geriye ne kalmaktadır. Sıra sıra dizilmiş mezar taşları mı insan haklarının simgesi…

Bu örnekleri düşündüğümüzde;  insan haklarını kutlamak mı, yoksa zulmü kutsamak mı sorusu kaçınılmaz olmaktadır! Zaman zaman, “Bu ülkelerin insanları, acaba insan hakları kapsamında değilmidir” sorusunu da kendimize sormuyor değiliz. İki insan öldürüldüğünde yâda kaçırıldığında dünya ayağa kaldırılıp, ülkeler işgal edilmekteyken, bu durumda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde tanımlanan insan hakları silsilesi hangi insanlar için geçerli olmaktadır? Yoksa; “İnsan köle doğmaz, köle yapılır” sözünü tescillemek adına mı, bu zulümler yapılmakta ve kutsanmaktadır..!

Bizim ecdadımız ise insanı, Allah’ın yarattığı bir eser olarak görmüştür. İnsana hizmeti şeref bilmiş ve güzel ahlakın bir parçası olarak kabul etmiştir. Bu noktadan hareketle insanilik ölçüsünün temelini inanç, ahlak ve kültürel değerlerden alan ecdadımız, her gittiği yere insanlık götürmüştür. Çünkü bizim değer ölçülerimize göre savaşın bile kendi içinde bir hukuku vardır. Savaşmak demek bir intikam, yakıp-yıkıp, yok etme olayı değildir. Onlar, şartlar gerektirip, savaş kaçınılmaz olduğunda dahi, insan haklarını korumayı insanlık adına bir şeref saymışlardır. Yaşlılara, kadınlara ve çocuklara dokunulmadığı gibi, esirlere de güzel muamele edilmiş ve ikramlarda bulunularak korunmuşlardır. Kendi düşünce, inanç ve ırkından olmasa dahi halkına bir zorlamada bulunmamışlardır. Bu hürriyet ve saygı dolayısıyla gayri müslim tebaa’dan olanlar ve onların Hıristiyan yöneticileri dahi Osmanlıyı tercih ederek; “Başımızda Katolik külahı görmektense, Müslüman sarığı görmeyi tercih ederiz,” diyebilmişlerdir.  İşte bu inanç ve anlayışla Türk-İslam medeniyeti oluşturularak, insanlık tarihine örnek tablolar armağan edilmiştir.

Böyle değerlendirilmediği sürece, her türlü antlaşma, bildirge, beyanname vs. her ne varsa, kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm olacak, inanç ve kültür birikimlerinin insanlığa tuttuğu ışıktan aydınlanmak mümkün olmayacaktır. Bunun tabii bir sonucu olarak da insanlık, hiç kuşkunuz olmasın ki, geçmişin karanlıklarında ısrar ederek savaş ve insan hakkı ihlallerini yaşamaya devam edecektir.  Toplumlar; suç makinesi haline gelmiş insanların etrafa yaydığı korku ve zulümlerle inim inim inlemekten kurtulamayacaktır…  

Türk edebiyatının köşe taşı ve büyük söz ustası Necip Fazıl’ın mısraları ile yazımı bağlamak istiyorum.  Büyük şair;
“İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
 Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
 Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
 Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.”
diyor, günümüzde insan olmanın zorluğuna dair..  

İnsanı insan gibi görüp kabullenerek, insanı sevip-saymayı bilen millet, toplum, kurum ve kuruluşlara ulaşmak dileğiyle.  

Kurban bayramınızı da içtenlikle kutlarken, insanlık âlemine huzur, barış ve hayırlar getirmesini diliyorum.  



Görüntüleme sayısı: 1178

  Yorumlar (3)
Yazan tombul, 11-12-2008 23:03
"İNSANI YAŞATKİ,DEVLET YAŞASIN" Şeyh Edebali... 
 
Bütün islâm aleminin kurban bayramı mübarek olsun..
Yazan hbenek, 15-12-2008 11:49
Davut gardaşım, bu konuyu çok güzel ele almışsın. İnsan olarak bizlere düşen, yanlış nereden gelirse gelsin tepki göstermektir.. Bu yanlışlar sistemli ve sürekli ise bununla mücadele etmek mmüslümanında, müslüman olmayanında Türk'ünde Kürt'ünde yani bütün insanların görevi zülme karşı durması gerekir.. Sabır ançak Allahtan gelenlere karşı olur, kulun kula yaptıgı zulme tepki ve karşı duruş şarttır.. Aklına saglık selamlar.....
Yazan tombul, 20-12-2008 23:25
ZULÜM İLE ÂBÂD OLAN, KAHR İLE BERBÂD OLUR... 
 
Davut gardaşım, selam ve duâ ile...

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

 
© 2012 Tosya.Gen.TR - Tosya'nın Sesi
tosya.gen.tr sitesi Joomla tabanlidir.
Web Tasarım