Uzun zamandır okumak istediğim kitap nihayet elimde... Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü... Üniversitede hocamızın “Muhakkak okuyun!” tavsiyesi beynimde yeterince büyümüş ve olgunlaşmıştı. Ve bir akşam üstü beni kitabevine göndermişti. “Muhakkak okumalıyım.” diyerek raftan çekip aldım. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün dünyasına nihayet girecektim.
Daha ilk sayfalarda heyecanımın ne kadar haklı gerekçeleri olduğunu anlamış; şevkle kitabın sayfalarını çeviriyordum ki; şu ifadeler durdurdu beni:
“Sahibinin en mahrem dostu olan, bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden, göğsünün üstünde bütün heyecanlarını paylaşan, hulasa onun hararetiyle ısınan ve onu uzviyetinde benimseyen, yahut masasının üstünde gün dediğimiz zaman bütününü onunla beraber bütün olup bittisiyle yaşayan saat, ister istemez sahibine temessül eden, onun gibi yaşamağa ve düşünmeğe alışır.”
Günümüzde belki de en çok israf ettiğimiz “şey” olan “zaman”ı Tanpınar kişinin aslında en yakın arkadaşı olan “saat”le özdeşleştirmiş; bedenimizden bir an bile ayrılmayan bu parçayla bize öyle güzel hatırlatmıştı ki... Şimdilerde moda olan dijital saatlerimiz sorgulamaya başladım hemen sonra. Günün tamamını bile görmemize imkan sağlamayan, sadece nefes aldığımız saniyeyi/dakikayı yansıtacak kadar cömert olan, öncesini ve sonrasını; öncesinde ve sonrasında neler olacağını, neler olması gerektiğini hatırlatmayan dijital saatlerimiz geldi aklıma.
Bizim sahip olduğumuz sadece dijital saatti; onu da artık telefonumuzda taşıyorduk ya! Oysa Tanpınar’ın saat tanımlaması, içinde yüzülmesi gereken bir deryaydı, denizdi. Tanpınar saate “zaman”lar sığdırmıştı.
Hep “Çabuk geçiyor.” diye şikayet ettiğim zaman Tanpınar’la yavaşlamıştı benim için. Yavaşlaması gerekiyordu, çünkü ben kolumdaki saati daha önce “dostum, uzvum, nabzımın atışı” olarak görmemiştim. Belki de bu yüzdendi zamanı bütün olarak alıgılamayıp; dakikalar ve saniyelere bölmem...
İlk defa kendimi kolumdaki saate karşı sorumlu hissettim, beni hiç terk etmeyen dostuma haksızlık ettiğimi çok geç anlamıştım ve pişmandım. Gömleğimin kolunu bileğime doğru çekip bana dünü ve bugünü gösteren dostuma ilk defa teşekkür ettim. Duvar saatlerinden gelen ve gece uykuya dalmadan önce insanın sinirini bozan “tik-tak”ları derinden duymak için bileğimi kulağıma doğru tuttum ilk defa.
Tanpınar beni “zaman”a çekip almıştı hayatımdaki en güzel zamanların birinde. Zihnimde “zaman” olarak tasarladığım bütün tanımlar alt üst olmuş; zaman şemalarım yerinden oynamıştı. Zaman çabuk geçmiyordu artık; zaman ezici de değildi. Çünkü zaman geçmişle ve gelecekle bizim kolumuzda duruyordu; onu bütün olarak algılmamızı sabırla bekliyordu.
Görüntüleme sayısı: 810
Yorumlar (1)
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.