Hüseyin Eken
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Sabah yeni garajlara inmiş oradan da Tosya’ya gitmek üzere Etlik Garajına gelmişti. Otobüs biletini aldı, yazıhanedeki sobanın etrafında oturanlara baktı, dışarısı kuru ayaz denilen cinsinden oldukça soğuktu. Yorgundu, yılların yorgunluğunun yanı sıra birde yaptığı seyahat yormuştu onu, yaş epey ilerlemişti ama bunlar zorunlu yolculuklardı.
Ailece atölyede yaptıkları kapı ve pencereleri büyük oğlanla birlikte Afyon’un Emirdağ ilçesine götürmüşler, birkaç gün içerisinde hepsi satılmayınca oğlanı kalan malların başında bırakarak köye dönüyordu.
Hareket saati gelince alnında Apollo yazan ön kısmı ileri doğru eğik, arka kısmı da aynı paralellikte eğik olan Magirus otobüse bindi. Tosya’ya günde bir otobüs kalktığı için içerisi oldukça kalabalıktı, numarasına baktı; cam kenarındaydı; yerine oturdu. Yanına kırk yaşlarında, esmer tenli oldukça yapılı ve şık giyimli birisi oturmuştu.
Merhabalaştılar, biribirlerine hayırlı yolculuklar dilediler. Yol arkadaşı Gaziantep’liydi, adı Numan’dı, kereste ticareti yapıyordu, Tosya’ya gitmesinin sebebi yapılacak olan bir ihaleye katılarak kereste almaktı. Daha önce hiç gelmemişti, biraz bilgi almak için yolculuk süresini, yolun durumunu ve ihalenin yapılacağı yer hakkında sorular soruyor, aldığı cevaplara teşekkür ediyordu.
Ama asıl ilginç olanı Numan beyin ihaleye gireceği yer, Mehmet amcanın köyüydü, ilçeye 20 km mesafede bulunan orman deposu da olan bölge şefliğiydi.
Yol uzundu... Çankırı’dan sonra Korgun-Ilgaz arası oldukça bozuk ve kar vardı, yavaş ilerliyorlardı, İndağını indikten sonra Devrez Çayı boyunca devam eden yola girmişler ama vakitte ikindiyi bulmuştu.
Köye yaklaştıklarında Mehmet amca Numan beye misafiri olması konusunda ısrara başlamış, havanın bozuk olduğunu sabahleyin ilçeden köye gelmesinin güç olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Numan beyde teşekkür ederek ilçeye gitmek istediğini belirtiyordu. Ancak Mehmet amcanın ısrarları karşısında köyde otobüsten indiler, hava daha bir ayaz olmuştu, seri adımlarla yolun kenarındaki bahçeyi geçerek eve girmişlerdi.
Ev iki katlı çatma arasına kerpiç örülü, önünde oldukça geniş bir avlu, avlunun içerisinde ahır, samanlık ve doğrama atölyesi vardı. Numan bey “Bizim evlere benzemiyor!” diye düşündü.
Mehmet amcanın iki oğlan iki kız dört çocuğu vardı, kendisinin cürümsüz denilecek yapısına rağmen eşi oldukça heybetli duruşuyla tam bir Anadolu kadınıydı. Hemen sofra kuruldu, sürekli misafir ağırlamaya alışmış halleriyle ortaya yemekler getirildi. Sıcacık tarhana çorbası, arkasından mis gibi tereyağı ile pişmiş pilav, yaprak dolması, barbunya fasulye ve tatlı niyetine toprak fırında pişmiş karakabak vardı menüde...
Yemekten sonra sohbet koyulaşmıştı ama, yol yorgunu oldukları için yatakların serilme talimatını verdi Mehmet amca. Üst kattaki odaya buyur etti misafirini, meşe odunu vurulmuş soba patırtıyla yanıyor, sakız gibi çarşafıyla serilen yün döşek sanki uykuya davet ediyordu. Sobanın üstüne içi su dolu bakır bir ibrik, sedirin üstüne bir sürahi su ile bir bakır maşrapa, ihtiyaç olur diye pijamalarla birlikte yüz ve banyo havlusu konulmuştu.
Sabah , taze peynir, tereyağı, yumurta , bal ve sıcak köy ekmeğinden oluşan kahvaltıyı yaptıktan sonra Mehmet amca Numan beyi orman dairesine kadar götürmüş, orada da çalışanlardan Emrullah’a çayını kahvesini tembih ederek ayrılmıştı. Eve geldiğinde küçük oğlu suratını ekşiterek “Baba bu huyundan vazgeç, ne idüğü belirsiz insanları eve getirmeyi bırak!” dedi. Babası “Hadi oğlum işine bak, daha çok gençsin, biz babamızdan böyle gördük, misafirsiz sofraya oturmazdık, köyümüze yolu düşen tanrı misafirini ağırlamanın kimseye zararı olmaz!“ dedi. Sonra “İnşallah bu çocuk ileride de böyle aksi olmaz!“ diye düşünerek atölyeye yöneldi.
Kamyona koyunları yüklemiş verilen adrese indirmişti, nakliye parasını alacağı yer şehrin ana caddesinin kenarında bir oto galerisiydi. İçeri girdi selam verdikten sonra nakliye parasını almaya geldiğini söyledi. İçeride oturan hırpani tipli heriflerden en suratsızı “Ağam yok, bu günde gelmeyecek, yarın gel!” dedi. Hasan “Ben geri döneceğim, arasanız da gelse...” deyince başka birisi “Uzatma, bas bakalım; yarın gelirsin!” dedi. Çıktı; otele para vermemek için kamyona doğru yöneldi. Sabahleyin yazıhaneye tekrar gitti, aynı adamlar oradaydı önceki günkü adam “Ağam daha gelmedi; otur, bekle!” dedi. Oturdu çaresiz, bazen böyle şeyler geliyordu başına, gurbet elde gariplikte bir başkaydı. Orada bulunanların konuşmaları dikkatini çekti, hep astık, kırdık, vurduk, dövdükle biten cümleleriyle sanki “Parayı pulu boş ver, canını kurtar...” mesajı veriyorlardı.
Öğleye kadar bekledi, parayı verecek olan gelmeyince yine kamyona yöneldi, düşünceli düşünceli yattı, sabahleyin kalktı, elini yüzünü yıkamak için su bidonunu ararken yanında bir adam peydah oldu. Adam “Yeğen Kastamonulu musun?” diye sordu, “Evet amca!” cevabını alınca adam “Neresindensin?“ sorusuna “Amca, ne yapacaksın neresinden olduğumu, zaten gavsaram dar...” cevabını alınca soruda ısrar etti. Hasan sesini yükselterek “Tosyalıyım, Tosyalı, oldu mu?” dedi. Arkasından “Tosya’nın neresindesin?” sorusu gelince “Vela havle vela kuvvete, Avşar Köyündenim tamam mı?” cevabını verdi.
Ama adam sanki çamsakızı ile yapışmıştı gitmek bilmiyordu bir soru daha “Mehmet amcayı tanırmısın, hani yolun kenarında geniş bahçeli evi olanı” Hasan'ın şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı “Babam o benim, siz nereden tanıyorsunuz?” sorusuna aldığı cevap “Sizde bir gece misafir olmuştum, hayırdır Antep'te ne işin var?” deyince, Hasan olanı biteni anlattı.
Numan bey sinirden küplere binmişti, Hasanı arkasına takarak nakliye parasını vermeyenlerin bulunduğu yere gitti, kapıdan girince attıklarında mangalda kül bırakmayan o hırpaniler süt dökmüş kedi misali ayağa kalkarak buyur ettiler. Numan bey hakaretler, küfürler yağdırarak “Verin lan bu adamın parasını çabuk, iki günlük hem arabanın hem de kendi yevmiyesini de verin!” diye gürledi. Adamlar özür üstüne özür dileyerek parayı tastamam verdiler.
Numan bey Hasanı şehrin en ünlü kebapçılarından birisine götürdü, yemeklerini yedikten sonra beraber kamyona binip Beslen Makarna Fabrikasına gittiler, Numan bey fabrika müdürüne “Kastamonu veya Çankırı’ya yük var mı?” diye sordu, müdürün “Çankırı’ya var, araba yüklenene kadar bir kahvemi içer misiniz?” sözü üzerine ofise doğru yöneldiler. Az sonra arabanın yüklendiği haberi geldi. Numan bey “Babana çok selam et, yine yolun düşerse onu da getir, ben o gün bu gündür 37 plakalı araba görünce şoförlerine hep babanı soruyordum bir selam gönderebilmek için...“ diyerek Hasana bir kartını verdi ve onu uğurladı.
Hasan köye döndüğünde başına gelenleri babasına anlattı, babası Numan beyi çok zor hatırladı, misafirliğin üzerinden yirmi yıldan çok zaman geçmişti. Hasan “Baba ben eve misafir getiriyorsun diye sana çok kızardım, ama şimdi senin gibi bir babam ve bu eve gelen herkese üşenmeden, yakınmadan sofra kuran anam olduğu için sevindim, o gün söylediklerim için bu gün beni bağışla!” dedi. Hafiften gülümsedi babası “Daha hayattan alacağın çok ders var...” der gibiydi.
Mehmet amca şimdilerde 80 yaşın üzerinde, çoluk çocuk başından dağıldığı için eskisi gibi misafir getiremiyor, eşi de yaşlandı şeker ve yüksek tansiyon hastası, birde bunların yanı sıra o yörenin çeltikten dolayı geleneksel hastalığı olan romatizmaları da olunca anca kendilerine bakabiliyorlar.
Şimdilerde en sık yaptığı iş, sabahları ezandan önce kalkarak, köy camiinin sobasını yakmak ve belki de gurbetteki çocuklarından, torunlarından haber alabilmek için olsa gerek, güzergahı köyün üst başına alınan ana yolun kenarına çıkarak gelene geçene bakmak…
Allah uzun ömürler versin!
Esen kalın.
Yazarın Notu:
Değerli okuyucularım;
Sağlık sorunlarım nedeniyle epeydir sizlerden ayrıyım, bu süre içerisinde ziyaret eden, geçmiş olsun telefonu açan değerli akraba,dost, hemşeri ve arkadaşlarıma çok teşekkür ediyor, sağlıklı günler diliyorum.
Görüntüleme sayısı: 2305
Yorumlar (6)
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.