Hüseyin Eken
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Hafta sonu sabah saatlerinde telefonum çaldı. Telefon eden kişi “Evde misiniz, size sürpriz bir misafir getiriyorum?“ dedi. Müsait olduğumuzu söyledim. Yaklaşık yirmi dakika sonra misafirlerimiz geldi. Gerçekten sürpriz olmuştu bize, misafirimiz yaşı seksenin üzerinde, geçtiğimiz yıl hac farizasını yerine getirmiş, aile çevresinde genelde “dayı” olarak anımsanan birisiydi.
Damadı ve kızı ile birlikte gelmişlerdi. Söze “Hasta olduğunu duydum, her ne kadar telefonla görüşsek te içime sinmedi, birazda garipsedim o yüzden geldim” diyerek başladı.*
Aslında çoktan beri teknolojiye hapsettiğimiz hasletlerimizden birisini hatırlatmıştı bizlere, kolayına kaçarak zaman kaybetme telaşından olsa gerek, hastaya telefonla geçmiş olsun demek, özel günlerde mesajlar çekmek adet olmuştu. Elimizden gelse cenazelerimizin de sanal olarak namazını kılarak, sanal ortamlarda defnedecektik.
Çok sevinmiştim, memlekete her gidişimde mutlaka ziyaret ederek yaptığımız sohbetleri hatırlayarak keyiflenmiştim. Son görüşmemiz Ağustos ayında olmuştu.
Dayı, aynı zamanda bir din adamı, imam olarak ilk kadro alanlardan, yakın tarih, din, dünya hayatı üzerine yaşadığı bütün tecrübeleri sohbetlerimizde bizlere aktaran birisi. Kendine göre oldukça katı prensipleri var, asla taviz vermez, bunlar arasında “kul hakkı” konusunda çok hassas, ahirette rahmetinden sual olunmayan Yaradanın, bu konuda karşılıklı helalleşme olmadan bu günahı affetmeyeceğini biliyor.
Salonda beş kişiyiz, damadı, kızı, eşim ve ben “söz büyüğün, su küçüğün” misali dinlemedeyiz.
Dayı, gençliğine denk gelen yakın tarihten başlayarak, siyasetçileri, devlet adamlarını, ikinci dünya savaşını ve sonrasını anlattı, günümüzde yaşananlarla kıyasladı, merak ettiklerimizi araya sıkıştırdığımız sorularla gidermeye çalıştık.
Sonra konu dini konulara geldi, özellikle zamanımızda yaşananlara dikkat çekerek bizlere bazı nasihatlerde bulundu. Artık, bir çok güzel gelenek, görenek ve ananelerimizin ertelenerek sonrasında unutulduğunu, maddiyatın, hırsın, öfkenin insan olmanın önüne geçtiğini söyledi. İnsan oğlunun nefsine hakim olamayarak her türlü kötülüğü yaparken bir gün mutlaka ama mutlaka hesabını vereceğini aklına bile getirmediğini, bu yüzden hısımların bile hasım olduklarını, insanların nokta kadar menfaat için, virgül kadar eğildiklerini söyledi.
Artık insanların doğruları tasdik etmekten kaçındıklarını, aslında vicdanlarında kendilerini rahatsız eden şeyleri söylemek şöyle dursun, yanlışları da hiç düşünmeden övecek kadar duyarsızlaştıklarını belirtti.
İnsanlığın geldiği noktanın çok vahim olduğunu, haksıza haksız, hırsıza hırsız, diyenlerin artık parmakla gösterilecek kadar azalarak yalnızlaştığını söyledi.
Bu tür kötülüklere karşı konuşan, yazan ve bu tuzaklara düşülmemesi konusunda telkinde bulunanların ise, doğru ama, iyi yazmış lakin, haklısın fakat türünden başlayan cümlelerle söze başlamanın bu türden davranışları adeta teşvik ettiğini, ancak “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.” Hadis-i Şerifinin asla unutulmaması gerektiğini belirtti bize.
Özellikle ailemizden başlayarak yakın çevremize sahip çıkmamızı, bulunduğumuz görev, mevki ne olursa olsun hepimizin maiyetimizdekilerden ve bize emanet edilen şeylerden sorumlu olduğumuzu, kul hakkının sadece birebir hak yemeden ibaret olmayarak, bu hakkı yiyenlere karşı susmanın, tepki vermemenin, destelemenin de kul hakkı olduğunu hatırlattı bizlere.
Toplumun önünde yer alanların, hakka ve adalete uygun davranışlarda bulunmalarının, toplumun her kesimindeki insanın hakkının gözetilmesinin insan ilişkilerindeki normalleşmeye, toplumun huzur ve barışına yapacağı katkının öneminden bahsetti.
Zaman su gibi akmış geçmişti, vakarını hiç bozmadan kalkmak için izin istedi, kalması konusunda ısrar ettiğimizde “Yarın memlekete döneceğim, gitmeden görmek istediğim bir iki ahbap daha var” dedi. Fazla ısrar edemedik, bizim yaşadığımız bu güzel saatlerden başkalarını mahrum etmeye hakkımız olmadığını düşündük.
Arabaya kadar yolcu ettik, elini öperken boynumdan sarıldı ve “Hakkınızı helal edin!” dedi. Duygulanmıştım “Helal olsun , sizde helal edin, soranlara selamımızı söyleyin!“ dedim. Gitti. Allah uzun ömürler versin.
Eve geldiğimizde eşimle bu ziyaretin değerlendirmesini yaparken, artık aile büyüklerimizden bize nasihat edecek, bizi dizinin dibine oturtarak bu türden sohbetleri yapacak hiç kimsenin kalmadığı düşüncesini paylaşarak üzüldük.
Bize bu türden tecrübelerini aktaracak, sınır ihlalinin, su kesmenin, yol kapatmanın, başkasının malına mülküne zarar vermenin, emanete hıyanet etmenin de kul hakkı olduğunu söyleyecek büyüklerimize hep ihtiyacımız olacak…
Bu yoğun duygularla elime telefonu alarak 12 Nisan 1978 tarihinde, tam 30 yıl önce Ankara yolunda Kalecik civarında bir trafik kazasında kaybettiğim dayımın yadigarı olan yengemi aradım, ancak telefon açılmadı, herhalde “Assara” gitmişti.** Bizde Ankara’dan dualarımızı gönderdik. Allah rahmet eylesin.
Hastalığımızdan sonra vücudumuz şifa buldu hamdolsun, bu ziyaretten sonra ruhumuzda da çok önemli iyileşmeler oldu.
Garipsemişdik doğrusu…
*Özlemek ** Köy Mezarlığı
Görüntüleme sayısı: 1731
Yorumlar (4)
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.