Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.
Anasayfa Haber Arsivi Ana Sayfa Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt
Duyurular: Forum anasayfasında, sayfanın en altında en son gönderilen mesajlar linki olduğunu gördünüz mü?
  Mesajları Göster
Sayfa: [1] 2 3 4
1  Diğer Konular / SAĞLIK / Uzaktan kumandalar...?????????? :
DR.ZEKİ GÜL
            Ciddi bir hastalık nedeni: Uzaktan kumandalar
Nadir hastalıklar nedense daha bir ilgi uyandırıyor. Kimi zaman bu hem nadir hem de ciddi bir hastalıktır, kimi zaman ise isminin cazibesi yetiyor. Söz gelimi; “Hasta bina sendromu” dendiğinde kulaklar daha bir kesiliyor. Laf açılmışken değinmeden olmaz.
                Bu yakınmalar bütünü özellikle yeni yapılmış veya döşenmiş binalarda çalışan veya yaşayanlarda görülüyor. Özellikle adına lüks plaza denen çoğu penceresiz binalar daha bir sorumlu. Belki de sorumsuzlukla anmak daha doğru. Tasarruf amaçlı merkezi ısıtma ve nemlendirme sistemlerinin az çalıştırılması da sorumlular arasında.
                 Baş ağrısı, baş dönmesi, halsizlik, gözlerde sulanma, gıcık, kas ağrısı gibi genel yakınmalar gelişebiliyor.
Ama bugün ben daha ziyade yine görece nadir ama bir o kadar yaşamsal bir hastalıktan söz etmek istiyorum: “Akciğer embolisi”. Bu hastalık akciğer damarlarının kan pıhtısı ile tıkanması sonucu gelişiyor. Pıhtının kaynağı ise genelde bacağın derin toplardamarlarıdır. Kan damarlarda fazlasıyla biriktiğinde, damar duvarında bir zedelenme olduğunda veya başka bir nedenle kanın yoğunluğu arttığında risk kapınızda demektir.
             Ama bugün ben daha ziyade altta yatan ek hastalıklardan ziyade bu kimi zaman ölümcül olabilen tablonun panzehirini paylaşmak istiyorum: “Hareketlilik”. Yerleşik deyiş buraya da uyuyor: “Nerede hareket, orada bereket”.
                Özellikle daha hareketsiz bir yaşamın içinde kendisini bulan yaşlılar son yıllarda teknolojinin gazabına uğruyorlar. Kimi zaman gün içinde temel hareketlerden olan TV kanalı değiştirmek için yerinden kalkmak uzun yıllardır unutuldu. Uzaktan kumanda aygıtları adeta bir silaha dönüştü.
               Aslında ev içinde de hareketli olmak salt akciğer embolisi için gerekmiyor. Yine pıhtı salt gidip akciğer damarlarına oturmuyor; kimi zaman beyin, kimi zaman kalp damarları pıhtı ile tıkanabiliyor. Tüm bu hastalıklar ise nerede ise hastalıklara bağlı ölümlerin çoğunluğunu oluşturuyor.
                “Hanım bana bir bardak su getir” erkek klişesi uzaktan kumanda severlik ile buluşunca risk daha da artıyor. Benden erkeklere söylemesi!
Sağlıcakla kalın!
2  Diğer Konular / Paylaşılası Yazılar / İki yüzlülüge hayır... :
İHSAN ÇARALAN
            İkiyüzlülüğe hayır; açıklığa evet!
Başbakan Erdoğan, günlerce meydanlarda bağırdı:”Biz teröristlerle görüşmeyiz; bölücülerle görüşmeyiz!”,                “Bize bölücü başıyla görüştü diyenler şerefsizdir, namussuzdur!”,               
               “Görüştüğümüzü ispat etsinler istifa ederim. Ama göstermezlerse müfteridirler!”, “Başbakan görüşmedik diyor inanmıyorlar ama Kandil’deki terörist görüştük diyor ona inanıyorlar!”… mahalle kabadayısı ağzıyla ne denecekse her şeyi söyledi Başbakan.
            Başbakan böyle meydan meydan, meydan okurken, Cumhurbaşkanı Gül, “Devletin kurumları var. Her kurumun bir görevi var!” diye Öcalan’la görüşme yapıldığı iddialarını üstü kapalı olarak da olsa kabul ediyordu.
               Sonunda Başbakan Erdoğan da, Öcalan’la İmralı’da görüşüldüğünü kabul etti. Ama bütün o söylediklerini reddetmeden ve pişkince; “Biz derken hükümet ve AKP’yi kastettim. Devlet görüşmüş olabilir”e geldi. Cumhurbaşkanı da son günlerde daha açıkça bu görüşmelerin yapıldığı ve yapılmasının gerektiğinden söz etmeye başladı.
                Kısacası iki haftadan beri, meydanlarda sermaye muhalefetiyle iktidar, basında da yandaş basınla öteki sermaye gruplarının basını arasında “Görüşüldü, görüşüldü diyenler şerefsizdir” biçiminde süren seviyesiz tartışma bitmiş gibi görünse de; bu tür polemiklerin tam bitti denirken yeniden daha yüksek perdeden sürdüğü de bir gerçek!
               Elbette, “Öcalan’la görüşüldü!” denirken kimse “Erdoğan gitti görüştü!” demedi. Ya da kimse, “AKP bir heyet gönderdi, Öcalan’la görüşmek için” de demedi! Ama Başbakan Erdoğan, artık kendine kimsenin inanmadığını anlayınca; kendisine bir kıvırma imkanı tanıdığı için “Ben ve partim görüşmedi, hükümet görüşmedi!”ye döndü.
                 “İnkar” böyle bir “kıvırmaya” dönüşünce şu sorular büyüdü: “Peki devlet ve onun çeşitli kurumları size bağlı değil mi?”, “Görüştüğünü kabul ettiğiniz ‘istihbarat’ Başbakan ve İçişleri Bakanına bağlı değil mi?”, “Görüşüldü denilince, ‘Devlet görüşür!’ deseydiniz de bu kadar küfürlü-kafirli bir tartışma yapmasaydınız?”, “Yoksa böyle sövüp saymalı bir polemikten mi besleniyorsunuz; halkın kafasını karıştırmak işinize mi geliyor?”,…
                  Bu köşeyi ve Evrensel’i izleyenlerin bileceği gibi, biz burada Hükümeti Öcalan’la , PKK ile ya da onun çeşitli yerlerdeki sözcüleriyle devletin çeşitli yetkililerin görüşmesini eleştirmiyoruz.
                 Ama böyle ikiyüzlü davranılmasına “el altından” görüşmeyi, “halka yalan söylenmesini”, “Görüşüp görüşmeme” üstünden kafa karışıklığı yaratılmasını, bir yanda görüşülürken öte yandan görüştüklerine “terörist”, “bölücü”, “hain” diye saldırılmasını, halklar arasında soğukluk yaratılmasını eleştiriyoruz. Ve ancak PKK ile Öcalan’la, Kürtlerin gerçek temsilcileriyle açıkça ve “istihbaratçılar” gibi şaibeli aracıları aradan çıkarıp doğrudan devletin, hükümetin yetkililerinin görüşmesini savunuyoruz.
            Çünkü doğrusu budur!
              Çünkü ancak böyle bir açıklıkla görüşülür ve nelerin görüşüldüğü halkın açıkça bilmesi sağlandığı ölçüde, gerçek bir barışın kurulması, halklar arasında kardeşliğin gelişmesi mümkün olacaktır.
              Ancak böyle açıkça görüşme, “Kürtler ne istiyor, istedikleri hakikaten bölücülük mü yoksa ülkeyi bir arada tutmanın tek yolu mu” sorularının yanıtlarının bilinmesi, AKP ve hükümetin işine gelmemektedir. 
              Çünkü o bir yandan ırkçı, milliyetçi çevreleri kazanmaya, öte yandan “Tek millet, Tek bayrak, Tek dil, Tek ülke” statükoculuğuna oynamakta; bu arada da Kürtlerin gönlünü kazanacak laflar etmeyi politika edinmiştir.
                  Bu yüzden de AKP Hükümeti, kendi Kürtlerinin temsilcileriyle görüşmemek için, bölgede çıkar peşinde koşan tüm gerici ve emperyalist odakları Kürt sorununun çözümünün tarafı haline getirmeyi göze almaktadır. Ve onun bu tutumu, ülkeyi bir Kürt-Türk çatışmasının, gerçek bir bölünmenin eşiğine getirmiş bulunmaktadır.
                  Referandum tartışmaları içinde AKP Hükümetinin gerçekleri saklama, halkın kafasın karıştırmak için yalan, ikiyüzlülük ve iftiranın envai çeşidini kullanmada nerelere kadar varacağı daha açıkça görülmüştür.
3  Diğer Konular / Edebiyat / Hadi ordan........ :
     Hadi ordan !.
          Usulca gelişinden yine bir şeyler karıştıracağı belliydi.
           "Oooo, bronzlaşmışsın. Sosyete yanığı mı, maraba yanığı mı?" sorumu duymazdan geldi. Önce suratıma uzun uzun baktı. Sonra dudaklarını kıpırdatmadan söylendi.
-Üzüm kestik. Ondandır. Hem sen bırak şimdi yanık işlerini. Söyle bakalım
matematikten anlar mısın?
"Eh. Ali Nesin kadar olmasa da biraz cebir, biraz geometri biliriz."
          Oltaya yakalanmış balığa bakar gibi bakışından zokayı yuttuğumu anladım ama iş işten geçmişti.             
            Son çare olarak karşı saldırıyı deneyerek, "Yahu sen de hocasın. Matematikten de anlarsın. Kendi problemini kendin çözsene" diye çıkışmamı duymadı bile.
              -Söyle baklalım Almanya'nın geçen yılki gayri safi yurt içi hasılası ne kadar?
          İçimden "Hass.... bunun matematikle ne alakası var." diye geçirmemi anlamış olacak ki, soruyu yumuşattı.
-Tamam Almanya'yı ben söyleyeyim. Yaklaşık diyelim 3 trilyon dolar.
           -Yapma yahu. Var mı o kadar?
- Bırak gevezeliği. Almanya'yı bilemedin bari Türkiye'yi söyle"
          -2 trilyon var mı?
-Sallama. Dokuz yüz küsur. Hadi diyelim 1 trilyon.
             Bu sefer ben kaşlarımı çattım. Bir işe yaramayacağını bile bile "Kardeşim senin başka işin yok mu?       
            Şu matematik sorunu sor da, işimize, gücümüze bakalım." diye sesimi yükseltmemle yerinden fırlaması bir oldu.
          -Telaşlanma. İşte soru. Diyelim Almanya'nın nüfusu ile Türkiye'nin nüfusu bugünkü sayıda donup kalsa.
            -Ulan olur mu öyle şey. Almanya'nın ki donar da Türkiye üçlemeden durur mu? Türkiye üçleyince yarısı Almanya'ya kaçacağından Almanya'nınki de donmaz ama hadi diyelim dondu.
           - Oraları kurcalama. İkisi de dondu belle. Şimdi, Türkiye her yıl hiç geriye gitmeden yüzde 7 büyüse dünya rekoru kırar mı?
-Kırar mı?
              - Kırar. Bu sırada Almanya da diyelim yüzde 1 büyüdü. Kaç yıl sonra Almanya ile Türkiye'nin yıllık gelirleri eşit olur?
"İyisimi ben bu soruyu akşam, OKS, SBS ve bilimum S uzmanı benim yeğene sorayım, hem o da çalışmış olur" deyince patladı.
-Kaçmak yok. Çabuk cevapla.
             Beş altı dakika bu şekilde kalırsam sıkılır gider düşüncesiyle gözlerimi kapatıp başımı tavana çevirdim, hesap yapar gibi dudaklarımı kıpırdatırken parmaklarımla oynamayı da ihmal etmedim. Bir dakika sonra kükredi.
-Süren doldu. Çabuk söyle.
-5 yıl.
-Atma.
-10.
-Değil. Tam 20 yıl. Yani biz yirmi yıl çoğalmadan, hiç durmadan her yıl yüzde 7 zenginleşsek. Almanya'da yüzde bir zenginleşse 20 yıl sonra Almanya gibi oluruz. ABD gibi olmamız yüz yıl. Hem ne dedi hocası                     
               "Zenginleşiyoruz" diyen talebelerine, "Hadi Ordan."
Sonra sırıtarak çıktı gitti.
4  Diğer Konular / Güncel Gelişmeler / Haklar yasalardan önce gelir... :
           Haklar yasalardan önce gelir
         Uzunca bir süredir sendikal hak ve özgürlükler başta olmak üzere, emekçilerin en temel haklarına yönelik saldırılar fiili bir şekilde hayata geçiriliyorken, Anayasa değişiklikleri ile söz konusu fiili saldırıların hukuki çerçevesi çizilmeye çalışılıyor.
             Tarihsel süreç içinde sınıf mücadelesinin gelişim süreci, kimi zaman bir hakkın kazanılması ve egemenler tarafından tanınması, kimi zaman da hakların yasal güvenceye alınması talebi üzerinden gerçekleşti.
               İşçi sınıfının yıllarca süren mücadelesi ve ödenen bedeller üzerinden elde edilen kazanımların egemenler tarafından yasa haline getirilmek zorunda kalınması, mücadelenin sonraki aşamalarında en önemli dayanak noktalarından birini oluşturdu.
                Hakların yasa haline gelmesinin tek başına yeterli olmadığı, bir hakkın kazanılması kadar, o hakkın korunması ve geliştirilmesinin de önemli olduğu gerçeğini emekçiler, yaşam ve mücadele deneyimleri içinde yaşayarak öğrendiler.
               Sınıf mücadelesinin yükseldiği, emekçilerin en geniş kesimlerinin hak ve çıkarları için harekete geçirilebildiği dönemlerde kazanımlar artarken, emek mücadelesinin durgunluk yaşadığı dönemlerde eldeki haklar çok daha hızlı bir şekilde geri alındı. Hükümetler, fırsatını her bulduğunda emekçileri daha çok yıkıma uğratacak, onların mevcut yasal haklarını bile kullanmalarını engelleyecek uygulamalar içine girmekten çekinmediler.
              Referandum gündemini oluşturan anayasa değişiklikleri içinde sendikaları yakından ilgilendiren ve neredeyse tamamı emek hareketinin geleceği açısından ciddi olumsuz düzenlemeler içeren değişiklikler var.
             Ama ilginçtir anayasa değişikliklerinin mimarı olan AKP ve onun demokratikleşme masalına inanan kimi sendikalar ve sendikacılar gerçeğin tam tersi yönünde açıklamalar yaparak, değişiklik paketine “Evet” denilmesi için çalışıyorlar.
              Türkiye’de işçiler, mevcut Anayasal haklarını kullanarak bir sendikaya üye olduklarında bile hemen kapı önüne konuyorken “Birden fazla sendikaya üye olma” hakkının tanınması kadar saçma ve komik bir durum olamaz.
             Yine işçilerin bir işyerinde greve çıkması için uzun bir yasal süreci uygulaması gerekirken ve çoğu zaman greve çıkmak bile fiilen mümkün olmuyorken, bazı grev yasaklarının kaldırılmasının da pratikte hiçbir anlamı yok. Ama bütün bunlar ve benzeri düzenlemeler neredeyse “Devrim niteliğinde” değişiklikler olarak pazarlanıyor.
                Sendikal haklarla ilgili Anayasa maddeleri ve halen yürürlükte olan sendikal yasalar, büyük ölçüde tepeden inmeci, baskıcı otoriter bir zihniyetinin bir ürünü olarak, sendikaların iç işleyişlerine kadar müdahale eden bir içerikte oluşturuldu. Anayasa değişiklikleri ile bu yasakçı içeriği değiştirmeye yönelik getirilen yeni bir şey yok. Bir taraftan sanki yasaklar kaldırılıyormuş gibi yaparlarken, arkasından yeni yasak ve kısıtlamalar getiriyorlar.
                Gerek 12 Eylül Anayasası, gerekse yapılması düşünülen anayasa değişiklikleri ile sendikalar tamamen devlet/hükümet güdümlü hale getirilmeye çalışılırken, emek hareketi de mutlak anlamda denetim altına alınmaya çalışılıyor. Kimi sendikalar ise kendilerini doğrudan ilgilendiren maddeleri değerlendirirken “Hakların yasalardan önce geldiği” gerçeğini atlayarak, boyunlarına geçirilmeye çalışan zincire kafalarını uzatmayı marifet sayıyorlar.
                Sınıflar arasındaki güç mücadelesinin etkisiyle biçimlenen yasaların içeriği, tek başına emek hareketinin sınırlarını çizmek açısından kuşkusuz tek ölçüt olamaz.
                 Bu nedenle tek başına yasalar üzerinden işçi sınıfı lehine düzenlemelerin yapılması mümkün olmadığı gibi, eğer olacaksa da bunun işçi sınıfının birleşik ve örgütlü mücadelesi ile olabileceğini göremeyecek kadar kör olanlara ise bu saatten sonra ne söylesek az olur.
5  Diğer Konular / Eğlence / Papagan..... :
Bir gün Tanrı Âdem’e gelir ve "Sana bir iyi bir de kötü haberim var" der.
- Âdem "O zaman önce iyi haberleri ver" der.
- Tanrı açıklamaya başlar, "Sana iki yeni organ vereceğim. Birinin adı Beyin. Yeni şeyler yaratmanı, problemleri çözmeni, Havva ile zeki ve zevkli sohbetler etmeni sağlayacak" der. Vereceğim ikinci organın adı ise henüz belli değil. Bu sana inanılmaz zevk verecek, üremeni sağlayarak dünyanın nüfusunu arttırmaya yarayacak, Havva'yı çok memnun edebileceksin, sana daha da âşık olacak" der.
Âdem çok heyecanlanır,
-"Bunlar harika hediyeler. Böyle güzel iki haberden sonra hangi haber kötü gelebilir ki?" diye sorar.
Tanrı Adem'e üzüntü içinde bakar ve
-"Bu iki organı asla aynı anda kullanamayacaksın!" der.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Akıllı yol..
İstanbul’da üniversitede okuyan genç kız Ankara'daki babasına telefon etmiş:
-"Baba, merhaba. Ben Lale...."
-"Ooooo. Güzel kızım benim. N'abersin bakalım?..."
-"Hiç sorma babacığım. Hiç keyfim yok valla..."
-"Hayırdır? Bi sorun mu var?...
Kız ağlamaya baslar; babası ise üzüntü ve meraktan kafayı yemektedir:
-"N'ooldu kızım? Anlatsana..."
-"Murat evi terk etti. Boşanmak istiyormuş..."
-"Ne evi lan? Ne boşanması? Sen ne zaman evlendin de boşanıyorsun?..."
-"Hani senin hiç hoşlanmadığın esrarkeş çocuk vardı ya. Ben onunla evlendim."
-"İyi halt ettin, zilli. Neyse, artık yapacak bi şey yok. Versin mahkemeye, hemen boşanın..."
-"Boşanalım ama benden 10 milyar istiyor. Eğer vermezsem, iyi zamanlarımızda çektiği çıplak fotoğraflarımı İnternetten herkese yollayacakmış...."
-"Püüh. Rezil... çıplak fotoğraf çektirdin, öyle mi?"
-"Ama babacığım. O benim kocamdı. Ne biliyim böyle bir puştluk yapacağını."
-"Peki. Olan olmuş artık. Yarin havale ederim parayı...Öğleden sonra Bankaya gidip çekersin; sonra da alıp yakarsın o kahrolası fotoğrafları..."
-"Sağol baba. Eeee. şey...Bi de kürtaj için 2 milyara ihtiyacım var..."
Adam artık iyice fenalaşır. Boğuk bir sesle konuşur:
-"Kürtaj mi? Bi de hamile mi kaldın o çocuktan sen?..."
-"Aslında ondan değil... Zenci bi çocuk vardı...Zaten o yüzden ayrılıyoruz ya...."
Adam bayılmak üzeredir. Nabzı yükselir, tansiyonu düşer, artık inleyerek konuşmaktadır:
-" Biz seni oraya okumaya yollamıştık. Sen ne haltlar çevirmişsin. Allahım. Nedir bu başımıza gelenler...Okulu bititir bitirmez Ankara'ya dönüyorsun, yoksa kırarım bacaklarını..."
-"İstersen hemen dönebilirim babacığım. Ben geçen yıl okuldan atıldım çünkü..."
Adam masanın üzerindeki soğuk su dolu sürahiyi başından aşağıya devirir ve ancak bu şekilde konuşmasını sürdürebilir:
-"Okuldan mi atıldın? Hani birlikte avukatlık yapacaktık, zilli?...Eh ulan? Sen hele bi gel buraya. Ben sana yapacağımı bilirim. Evden dışarıya adim attirmiycam sana. İlk isteyenle de evlendiricem...."
-"O is zor be baba. Biliyorsun, moda oldu, artık evlenmeden önce eşler birbirlerinden sağlık raporu istiyorlar... Pek iyi bi rapor sunacağımı zannetmiyorum ben..."
-"Allahım, çıldıracağım... Bir de cinsel hastalıklar haaa.....Kesin o zencidendir..."
-"Çok pis arkadaşları vardı. Bilmem artık hangisinden kapmışımdır..."
Güm diye bir ses duyulur. Adam kısa bir süre için kendinden geçmiştir; ancak hemen kendisini toparlayıp tekrar telefonu alır.
-"Hemen bu akşam dayını yolluyorum oraya. Seni alıp gelecek. Adresini ver bakiyim..."
-" Mahmutpaşa Karakolu’ndayım... Gelirken kefalet için de biraz para getirsin yanında..."
-"Karakol mu?...Bi de karakola mi düştün layyynnn? Ne yaptın?...."
-"Dün kafam çok bozuktu, çok içmişim. Araba kiralayıp dolaşmaya çıktım. O kafayla Arnavutköy'de kokoreççi dükkanına girdim. Ama neyse ki kimse ölmedi. Dükkan sahibiyle kiralık araba firmasına biraz para vermek gerekir sanırım..."
Adam artık iyice fenalaşmıştır. Hatta fenalaşmak ne kelime; adeta kahrolmuştur. Telefonda kısa bir sessizlik olur. kız tekrar konuşmaya baslar:
-"Babacığım. Sakın üzülme. Bütün bunlar bir şakaydı. Ben sadece sınıfta kaldığımı söylemek için aramıştım..."
Bunun üzerine adam sevinçle ve mutlulukla haykırır:
-"Canin sağolsun be güzelim, boşveeerrr. Okul da neymiş? Hiç mühim değil, tatlı canın sağolsun senin...."
----------------------------------------------------------------------------------------
Astrolog aşka gelirse
     KOÇ
Canım benim. Ya ben yerim senin o duygusal , mütevazı, ince, anlayış yumağı duygularını! Sen seçildin de mi gönderildin bu dünyaya. Bir insan bu kadar mi düzgün, bu kadar mi programlı, bu kadar mi anlayışlı olabilir.. Bu koçlar var ya, IQ seviyesi yüksek insanların burcudur. Dost insan, güzel insan. İnsan gibi insan. Allah seni başımızdan, yanımızdan eksik etmesin. İyi ki varsın! Allah herkese koç gibi dostlar nasip etsin inşallah. Bitanem benim, canım canım...

BOĞA
Ayy benim güzeller güzelim. Bu boğalar var ya dünya tatlısı, yer gök
harikası, şeker mi şeker insanlardır. Bal bunlar bal. Bunun sohbetine doyum olmaz. İyi sevgili, iyi arkadaş, iyi,iyi,iyi,...... say say bitmez bunlar.
Hatta bak yazmayayım dedim, ama dayanamayacağım ve sizinle de paylaşacağım bu gerçegi. Biliyor musunuz ki sizler; "bir koç bir dünyaya bedeldir"...Onlar şanlı burç aleminin, yere göğe sığmaz, harikulade burç gurubudur.

İKİZLER
Halt etmiş sana iki yüzlü diyenler. Onlar seni çekemiyorlar. Rahatlığın,
her ortama uyum sağlayışın, pratik zekan... Taaabiii ki kıskanırlar seni
şekerim. Kim senin gibi kadar özgüven sahibi olmayı istemez ki. Sen hiçbir
zaman unutma ikizler, seni hayatın boyunca çekemeyenler olacaktır. Sen hiç takma o güzel kafanı onlara. Sen burçların en sevimlisisin. Adın ikizler
ama, sen bitanesin.

YENGEÇ
Allah seni yarattı, melekleri niye yarattı. Ya kardeşim nedir bu zerafet,
karizma... Sen mıknatıs mısın nesin? Bir insan her girdiği ortamda bu kadar ilgi çekmeyi nasıl başarır? Hem de hiçbir çaba bile sarf etmeden. Yoksa sen mükemmelliğin eş anlamı mısın? Kim istemez annesi yengeç burcu olsun, eşi bir yengeç burcu olsun. Sen var ya olmazsa olmazsın. Burçların baş tacısın.

ASLAN
Heyt bee.. gözümüzün şenliği, gönlümüzün nuru. Afet-i devran, mükemmel-i cihan. Aslan mi bu aslan. Senin kadar aynalarla barışık olan var mı şu dünyada. Sen ki güzelliğin simgesi, yer yüzünün güneşi. Senin bütün
fallarında nazar çıkacaktır. Mümkündür. Başka mümkünatı da yoktur.Allah
seni kem gözlerden korusun inşallah, emi?

BAŞAK
Merhametlim benim. Karıncayı bile incitemeyen, hassas , sevgi dolu, güzel
başağım benim. Efendiliğin simgesi, kibar insan. Seni var ya anlatacak
kelime bulamıyorum. Nesin sen? Yoksa kanatsız bir melek mi? Herkesin
iyiliğini düşünen, verici , vefakar başak. Senin adın başak değil, barışın, temizliğin simgesi beyaz güvercin olmalıydı. Neyse canım üzülme. Biz
biliyoruz ya yeter. Üzülme tamam mi? Beyaz güvercinim benim.

TERAZİ
Hay sana dengesiz diyen o dengesizler. Ben onlara ne diyeyim bilmiyorum ki! Yahu sen olmasan var ya, şu insanoğlu soyunda bir eksiklik bir yitim olurdu. Sen dengesin insanlık için. Alem buysa kral sensin. Sen susarsan bir neden, konuşursan ayrı bir neden vardır. Marifetli, kabiliyetli, en artılı burç sensin. Senin üstüne burç tanıyan, megalomandır. Söylesene senin üstüne burç mu vardır? Ben ki şahsi fikrim, senden iyisini bilmem, tanımam,görmem.

AKREP
Herkes bir akrep olarak doğmayı isterdi inan bana. Güzel gözlerin, gururun, albeninin temel taşı akrep. Senin kadar hayatına hakim, senin kadar yaptığı işin arkasında durabilen kaç kişi kaldı artık. Allah senin soyunu eksik etmesin. Sen ki, bir bakışıyla buzları eritebilen, insana senin için Ferhat olup dağları delmeyi istettirebilen insan. Kim demişse sana fesat diye, onların hepsi............... Neyse, yine açtıracaklar ağzımı. Senin güzel gözlerin bile yeter o kıskançlara. Sen görmezden, duymazdan gel o
fesatları.

YAY
Kainatın bir burcu olsa , kesin yay olurdu. Sanatkar, vefakar, doğru dürüst
insan dedikleri sen olsan gerek. İçinde bir tek yay olmayan bir arkadaş
grubunu, uğruma ölecek olsalar bile tanımam ben. Senin heyecan budalası
olduğunu sanan bir grup kendini bilmez, senin o insana hayat veren enerjini çekemeyenlerdir. Burçlar aleminin kozmik mucizesisin sen. Senin havan bile yeter güzelim. Çatlasın çekemeyenlerin.

OĞLAK
Sana inatçı diyorlar diye üzülme. Onlar senin istikrarına gıptayla bakıp,
senin yarin bile edemeyen kişiler. Dürüstlük senin burç genlerinde var.
Bütün alimler, bilginler genelde oğlaktır. Oğlak burcu olmak bile, tek
başına bir şereftir. Hatta oğlak burcu olarak doğamamış kadersizler için,
oğlak burcunu birinci dereceden akrabası olmak bile ayrı bir şereftir. Sen
kıvrak zekanla, zaten her zaman bir-sıfır öndesin.

KOVA
Hep çevresindekileri düşünen, insancıl duyguları fazla gelişmiş, sevgi dolu
kovalar. Allah sizin iyiliğinizi versin emi? Ayol bu ne vericilik, bu ne
geniş bir yürek öyle. Sana sabit fikirli diyenler, senin her fikrinin bir
cevher olduğundan habersiz mi? Eşitlik senin için ne kadar önemli. Ah keşke herkes senin çeyreğin kadar bile olabilse. Sen çok yaşa emi?

BALIK
İnsanlar öyle duygu yoksunu olmuşlar ki, senin bu yaradılışın özü
duygusallığını alaya alacak kadar saçmalayabiliyorlar bazen. Sen paranoyak değilsin canım, ince fikirlisin. Ama nerdeee, bu ayrımı yapacak kafa bazılarında. Ben senin o yanağına düşen göz yaşını seviyorum, o hüzün dolu bakışını seviyorum, o sevgi dolu , gizemli yüreğini seviyorum. Sana * diyenler boğum boğum * inşallah. Sen ferah tut kendini. Rahat ol,
boşver, takma o çan çan çeneleri kafana.
---------------------------------------------------------------------------------------
AKIL HASTAHANESİ MÜŞTERİ HİZMETLERİ....
Günaydın!
İyi günler,... Akil ve Sinir Hastalıkları Hastanesini aradığınız için teşekkürler.For english please dial something else...
-Eğer takıntılarınız varsa, devamlı olarak 1'e basın.........
-Eğer çok kişilikli iseniz 2, 3 ve 4 e basın........
-Eğer travma sonrası sinir bozukluğundan şikayetçiyseniz, 5'e basın ama çooook yaaavaaaaş ve diiikkaaaaatliiiiiiiceeeee........
-Eğer ikilemlerden şikayetçiyseniz, 6'ya basın. Simdi 9'a basın, Simdi 6ya basın ve simdi 9'a basın....
-Eğer gaipten sesler duyuyorsanız 7'ye basın, telefonunuz ana gemiye yönlendirilecektir......
-Eğer kısa süreli hafıza kaybından şikayetçiyseniz, 8e basın, 8 e basın, 8 e basın, 8 e basın, 8 e basın, 8 e basın, 8 e basın, 8 e basın, 8 e basın.....
-Eğer şizofreni şikayetiniz varsa dikkatlice dinleyin.Kısık bir ses size hangi numaraya basmanız gerektiğini söyleyecektir.....
-Eğer sinir bozukluğundan şikayetçiyseniz, müşteri temsilcisi cevap verene kadar diez tuşuna basarak oyalanın......
-Eğer Uyuşturucu ya da Alkol bağımlısıysanız, birinden sizin yerinize yıldız tuşuna basmasını rica edin.......
-Eğer depresyondan şikayetçiyseniz, tuşa basmaya zahmet etmeyin size zaten kimse yardim edemez.........
-Eğer Paranoyaksanız, hiçbir tuşa basmanıza gerek yok... Kim olduğunuzu, ne istediğinizi ve size nasıl ulaşabileceğimizi biliyoruz.......
-Eğer Aşağılık kompleksiniz varsa, lütfen telefonu kapatın çünkü tüm operatörlerimiz su an meşgul ve hiçbiri size zaman ayıramaz......
----------------------------------------------------------------------------
Yeryüzündeki herkes ölür ve Tanrı’nın huzuruna çıkarlar...
Tanrı der ki:
“Erkekler 2 sıra olsun, bir sırada kadınlar tarafından yönetilen erkekler, diğer sırada karılarını yöneten erkekler... Ayrıca bütün kadınları cennete aldım, onlar meleklerle birlikte gidecekler şimdi.”
Böylece kadınlar gittikten sonra Tanrı erkeklerin karşısına geçer. Bir bakar ki karıları tarafından yönetilen erkeklerin sırası 100 kilometreden uzun... Ama karılarını yöneten erkeklerin sırasında sadece bir adam duruyor. Tanrı diğer sıradakilere çok kızar “Kendinizden utanın! Sizi bu dünyada güç ve idarenin temsilcisi olarak yarattım ama şuraya bak, hepiniz güçsüz, karaktersiz 100 kilometrelik bir sıra olmuşsunuz. Bakın bir tek erkek kulum şu yan sırada tek başına gururla dikiliyor. Ondan ders alın! Oğlum, sen anlat bunlara, ne yaptın da “karısını yöneten erkekler” sırasında bir tek sen kaldın?”
Adam cevap verir: “Bilmem. Karım bana burda durmamı söyledi...”
------------------------------------------------------------------------------------------
 PAPAGAN
Adamın biri, papağan almak ister. Gittiği dükkândaki papağanları sırayla inceler.1.kafeste rengarenk, pırıl pırıl tüyleri olan papağanı beğenir. Etiketinde 5.000 dolar yazılıdır.
- Dükkan sahibine sorar. “Bu kuş niye bu kadar pahalı?”
- Dükkan sahibi “Bu papağan tam 7 dil biliyor, onun için”. Adam başka bir kafeste bembeyaz şahane bir kuş daha görür. Hem de 10.000 dolarlık. Yine sorar. Meğer bu kuş anayasayı ezbere okurmuş da ondan. Adam bir bakar en köşede ki kafeste, tüyleri dökülmüş ve kararmış yaşlıca bir kuş var. Ama o da ne tam 50.000 dolar. Peki der bu perişan haldeki kuşun nesi var.
- Dükkan sahibi “ Vallahi birader, bu kuşun nesi var biz de bilmiyoruz. Ama öteki papağanlar sabahları buna günaydın üstad diyorlar.”
---------------------------------------------------------------------------------------
  ERKEK NASIL DUA EDER?
1.Dua
Elhamdürüsü ile kızlar sürüsü ile sabah birisi ile akşam birisi ile Vasıl eyle yarabbi Aminnnnnnnnnnn

2.Dua
Allahım...Karımı her türlü tehlikeden koru gerekirse ben tehlikeye atılayım
onu hiç yorma gerekirse ben yorulayım, o çalışmasın ben çalışayım
o hasta olmasın ben olayım, Allahım o aldatmasın ben aldatayım
benim güzel karım dul kalmasın ben kalayım Aminnnnnnnn........
6  Diğer Konular / Köşe Yazıları / Patrona fırsat,işciye kabus.. :
Patrona fırsat, işçiye kabus
 
               Kapitalizm uzunca bir süredir, krizi de bahane ederek, kendi koyduğu kuralları bile hiçe sayan bir yönelime girdi. Bunun en acı sonuçlarını sigortasız ve güvencesiz çalıştırmanın yaygınlaşmasında, taşeronlaştırma uygulamalarında, çalışma sürelerinin fiilen uzatılmasında, sendikasızlaştırma girişimlerinde ve daha birçok şekilde görebiliyoruz.
                  Kayıt dışı çalışmanın artmasıyla birlikte ucuz işgücünün ve taşeronlaştırmanın yaygınlaşması tersanelerde, madenlerde ve diğer pek çok alanda yaşanan “iş cinayetleri”nin birdenbire fırlamasına neden oldu.
 
                 Günlük ve haftalık çalışma süreleri yasalarla sınırlandırılmış olmasına rağmen, resmi verilere göre Türkiye’de bir işçi haftada ortalama 45 saat çalışması gerekirken en az 53 saat çalıştırılıyor. Krizle birlikte ortalama çalışma süresi bu rakamın da üzerine çıkmış durumda.
              Patronlar bir taraftan “kriz var” yaygarası koparırken, diğer taraftan peş peşe gelen siparişleri yetiştirebilmek için işçilere fazla mesai yaptırıp, işgücünden tasarruf edebiliyorlar.
                 İstanbul Sanayi Odası (İSO) geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşunu açıkladı. Kriz nedeniyle yüz binlerce işçiyi işten atan, “krizdeyiz” feryatları arasında devletten kredi, vergi kolaylığı, teşvik vb şekillerde doğrudan destek gören firmaların büyük bölümü bu listede dereceye girdiler.                     
                Geçtiğimiz iki yıl içinde krizi gerekçe göstererek yüz binlerce işçiyi işten çıkaran, emekçi ailelerinin sadece ekonomik olarak değil, sosyal ve psikolojik olarak da ciddi anlamda çöküntü yaşamasına neden olan patronlar, toplamda çalıştırdıkları işçi sayısı ve satışları düşmesine rağmen, normal koşullarda asla göremeyecekleri yüzde 62 gibi yüksek kâr oranları elde ettiler.
                  Patronlar her kriz döneminde olduğu gibi, bu dönemde de emek sömürüsünü yoğunlaştırdı ve sömürü oranını ciddi ölçüde arttırdılar.
                 İşçileri daha hızlı ve daha yoğun çalıştırarak, bir kriz sürecini daha kendileri için “fırsata”, işçi sınıfı için ise “kâbusa” çevirmeyi başardılar.
7  Diğer Konular / Karışık / Tartışılabilmeli.... :
Sertlik, güçsüzlük alameti!
             Kürt sorununu, biraz cilalı laf, biraz sırt sıvazlamayla “çözülecek” sıradan bir sorun gören AKP’nin “demokratik açılım” planı açmaza girince, Başbakan Erdoğan ve hükümeti; statükocuların, “askeri çözüm” yandaşlarının yanına savruldu.
              Hükümet, ülkenin en önemli sorunu dediği ve kendisinin de “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” dercesine “çözeceğini” ilan ettiği Kürt sorunu karşısında düştüğü çaresizlik ve derbederliğin üstünü örtmek için çözümsüzlükte inat etmeyi bir erdem düzeyine çıkaran bir yola girdi.
               Kendi Kürtlerini muhatap almayan, “açılım”dan Kürt direnişini tasfiye etmeyi anlayan AKP Hükümeti’nin “çözümü” süreç ilerledikçe daha da kabul edilmez hale gelmektedir.
               Ve şimdi AKP Hükümeti; sorunun esasını gizlememek için, “Türkiye-İran sınırının kaydırılması”ndan “Özel Tim”in yeniden bölgeye gönderilmesi, “Profesyonel ordu kurulması”, OHAL’den sınır ötesine yönelik yeni kara harekatlarına kadar önceki yıllarda da denenmiş ama daha çok kan ve gözyaşı akmasından öte bir işe yaramamış “önlemleri” yeniden gündeme getirmektedir.
             Ki, bu önerilerin arkasında Kürt sorununun Türkiye’nin Kürtleriyle ilgili bir sorun olmadığı, dışsal bir sorun olduğu fikri yatmaktadır.
                Şu son günlerde Başbakan ve hükümetinin açıklamalarına bakınca; hükümet, ne Meclis’teki muhalefet, ne BDP, ne de TÜSİAD ve TOBB gibi sermaye örgütleri, ne de barolar, sendikalar, çeşitli türden emek ve meslek örgütleriyle yan yana gelemeyeceği ve gelmek de istemediği bir çizgi izlemektedir.
              Tersine AKP Hükümeti, hem muhalefet, hem de demokrasi ve emek güçlerine karşı açıkça cepheleşme stratejisi izlemektedir. Oysa çok açıktır ki, bugün “Kan kanla yıkanmaz” deme aşamasına gelen CHP de dahil, dün Kürt sorunu konusunda konuşamayacağı pek çok odakla şimdi daha rahat konuşacak durumdadır.
 Tüm siyasi gücler,siviltoplum örgütleri sorunu tartışabilmeli ki bir çözüme ulaşılsın..
8  Diğer Konular / Köşe Yazıları / Nerdesiniz????????????? :
FİLİSTİN için yırtındınız da...
Şimdi niçin ortalıkta yoksunuz?..
Niçin sesiniz çıkmıyor?..
Niçin televizyonları çağırıp iki parmağınızı birden sallamıyorsunuz?.. Niçin dünyayı ayağa kaldırmıyorsunuz?..
Nerdesiniz?..
*
Dün kadın okurum, attığı e-mail’de “Yaban güvercinlerini vurdular yine” diyordu...
Her şartta Mavi Marmara gemisinde ölenlerden kat be kat fazla gelen ilk haberlere göre vurulan Mehmetçiklerin sayısı...
Tabii ki onlara da yanmıştı yüreği, vicdanı olan herkes gibi... Ama yaban güvercinleri; bir pis siyasi planın, gemiye doldurulmuş kurbanları olarak ölmediler...
Ya da Filistin toprakları için...
Onlar; yurt topraklarını beklerken, Türkiye rahat uyusun diye, o gece karanlığında vatanları için canlarını verdiler...
*
İyi ama niçin o yeşil bayraklı kalabalıklar Kızılay’a-Taksim’e çıkıp bağırmıyorlar?..
Niçin yurdun dört bir yanında aynı anda mitingler başlamıyor?..
Niçin dinci yazarlar megafonları alıp tepinmiyorlar?..
Niçin toplu gıyabi namazlar kılınmıyor?..
Niçin sesi çıkmıyor mollanın?..
*
Niçin “Dünyayı başlarına yıkarız” diye parmağını dört bir yana sallamıyor ve acele hastanelere koşmuyor Başbakan?..
Hani “van minüt” mü ne?..
Bülent Arınç niçin televizyona çıkıp ağlamıyor?..
Dün “Genelkurmay’dan açıklama bekliyorum” diyebilen TBMM Başkanı, niçin o açıklamayı “açılım”ın mimarı Başbakan’dan isteyemiyor?..
O iktidar milletvekilleri niçin gözlerini sile sile koşup birer çılgına dönmüyorlar?..
Niçin acil kriz toplantıları yapılmıyor?..
Niçin belediye otobüsleri, şehirlerin meydanlarına sembolik “cihat” için bedava insan taşımıyorlar?..
Nerdesiniz?...
Nerde?..
Emin Çölaşan
9  Diğer Konular / Eğitim / Sigara ve kadın............ :
DR.ZEKİ GÜL
Sigara ve kadın
               Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadının statüsü, özgürleşme, zayıflık! Bugün bu kavramlara sağlık boyutuyla değineceğiz .
                 Ama sanırım “zayıflık” kadın bağlamında sizlere itici gelmiştir. Kim zayıf, neden zayıf vb. tepkiler yedeğinizde okumaya başladıysanız birazdan anlaşabiliriz.
             Kadınlara dair rakamlara göz atsak ve desek ki onlara dair hangi istatistiksel değerlerde artış var, sanırım sigara aklınıza gelmezdi.
               Evet, daha mı kolay iş buluyor kadınlar artık ya da okullu olmaları mı kolaylaştı şimdilerde? Aslında bunun cevabını hepimiz biliyoruz. Erkekler sigarayı bırakmayı tartışırken kadınlar arasında sigara kullanım oranı maalesef giderek artıyor.
              Bu bir sonuç mu yoksa bir el gizliden gizliye devreye mi giriyor? Sigara ve Sağlık komitesi’ne göre işin içinde sigara endüstrisi var. Özellikle genç kadınların hedefte olduğuna vurgu yapılıyor.
                   Uzmanların tespitine göre sigara tekelleri geçmişte hiç karşılaşılmayan temaları kullanıyormuş açık veya örtülü kampanyalarında.
               Kadının statüsü, toplumsal cinsiyet eşitliği ve özgürleşme erkek dünyası ile sigara kullanımında eşitlenmeye çalışılıyor kadın algısında yeni süreçte. Yanına bir de güzellik ve zayıf kalabilmek eklenince gelsin yeni sigara tiryakileri. Sektör özellikle de gelişmekte olan ülkelerin yeni kadın işçilerini hedef almış durumda.                     
                Taktikleri kendi parasını kazanan “özgür” ve “bağımsız” kadın imajı yaratabilmek. Yine onlar üzerinde adeta kilo verdirici bir ajan olduğuna dair davranış geliştirmeyi hedefliyor. Kanımca onlara verilebilecek en güzel cevap sigara içmemek veya terk etmek.
               Emek ve demokrasi mücadelesinin değerlerini kar hırsı ile şeyleştiren bu sisteme söyleyecek sözü olan herkesin sigara bağlamında yapması gerekenler olduğunu düşünüyorum.
                  Sigara bırakamamayı ise bir iradesizlik olarak algılamamak gerekiyor. Bağımlılık gibi farklı etmenler danışmanlık alınarak kimi zaman zahmetli de olsa aşılabilir.
                   Ama sigara kişisel bir tercih değilse tek başına bir elde sigara olsa da karşı mücadeleyi yükseltmede herkesin çaba harcaması gerekiyor.
                   Tüm bunların ışığında ülkemizdeki sigara önleme komitesi bu ay önceliği kadınlara ayırmış. 1 Mayıs Sigarasız Bir dünya Günü kapsamında öne çıkardıkları başlıklar ise şunlar:
“Sigara endüstrisinin Hedefinde Kadınlar Var..”
“Sigara ÇİRKİNDİR, ÇİRKİNLEŞTİRİR..”
“Sigarasız Bir yaşam Kadınların İnsan Hakkıdır..”

...


SİGARANIN DUMANINDAN SIZAN RAKAMLAR

                Dünyada her yıl beş milyon kişi yaşamını sigaraya bağlı hastalıklar nedeni ile yitirmekte. Aslında sormak gerekir en ölümcül sektör hangisidir diye; sigara mı yoksa silah mı?
                Ve sormak gerekir devletlerin ve büyük uluslararası sermaye gruplarının tekelindeki sigaraya bağlı ölümlere neden cinayet denmez?
                 “Devlet hiç adam öldürür mü?” diyenlere silah kullanmadığı dönemlerde tüm ülkelerde sigara ile öldürmüşlerdir demek çok mu abes olur?
                  Evet, ateşli silah kullanımında, savaşta, ülkeleri yönetmekte olduğu gibi sigara tiryakiliğinde de erkekler açık ara önde. Ama aynen silahla ölümlerde olduğu gibi kadınlar daha bir kurban.
               “Dünyada 1,5 milyara ulaşan sigara içicisinin yaklaşık 200 milyonu kadın.” Oysa Sigaraya bağlı yıllık beş milyon ölümün nerede ise üçte biri, yani 1,5 milyonu kadın.
                  Diyebiliriz ki erkekler sadece silahla değil içtikleri sigara ile de kadınları öldürmekte. Yani pasif içicilikte kadınlar çocuklarla birlikte bir kez daha dünyanın mağdurları. Örneğin sigara içiminin bir erkek davranışı olarak kabul gördüğü Çin’de kadınların sadece %3’ü sigara içmesine karşın sigara dumanına bağlı pasif etkilenme oranını üreme çağında nerede ise her iki kadından ikisi olarak karşımıza çıkıyor. Yani sanılanın aksine kadınlarda erkeklere göre daha can sıkıcı pasif içicilik.
                Üstelik önlem alınmazsa yirmi yıl sonra bu rakamların daha da kabaracağı ve sekiz milyon olası ölümden 2,5 milyonunun kadın olacağı tahmin edilmekte.
31 Mayıs sigarasız Bir Dünya Günü kapsamında yapılan açıklamada ülkemize dair de çarpıcı veriler mevcut. İsterseniz literatüre birlikte göz atalım:
-ülkemizde 18 yaş üzerindeki her altı kadından birisi sigara içiyor.
-15 ile 49 yaş arası evli her on gebeden birisi sigara içiyor.
                -Kadınlar arasında gelir düzeyi arttıkça ve yine öğrenim durumu yükseldikçe sigara kullanma oranı artıyor.
               -Evli kadınlar arasında doğuya göre ülkenin batısında, kırsal alana göre kentsel alanda sigaraya başlama oranı yükselmekte
-Kadınlar arasında da sigaraya başlama yaşı düşmeye devam ediyor
10  Diğer Konular / Kültür / Sanat / Eşek deyip gecmeyin............. :
EŞEK" DEYİP GEÇMEYİN!.."
Her ne kadar insanoğlu türlü akılsızlıkları eşşeklikle nitelendirse de en güzel ...gözlere sahip bu sevimli hayvan, yerine göre çoğu insandan daha akıllıdır...
Örneğin ''Eşek, iyi bir yol mühendisidir. Yokuşları en fazla % 7 eğimle ve kısa mesafelerde virajlar alarak çıkar.'' dediklerinde. .. Ben de inanmamış ve nivelman yaptırmıştım yani topoğrafik aletle ölçüm. Sonuç şaşırtıcıydı: % 7
Hani bu konuda çoğumuzun bildiği meşhur bir Anadolu fıkrası vardır:

1950'li yıllarda Amerikalı mühendisler gelmiş Türkiye'ye. Bir kısım imar çalışmalarına rehberlik ediyorlarmış. O zamanlarda yol güzergâhını belirleyecek alet yok, eleman yok. Nafı'a mühendisleri eşeği yokuşa sürüyorlar, arkasından elemanlar şeritmetre çekiyor ve eşeğin ayak izlerine kazık çakıp istikamet belirliyorlarmış . Bunu gören Amerikalı mühendis, pratiği kavrayamamış ve sormuş:
- Ne yapıyorlar böyle?
- Rampada yolun güzergâhını belirliyorlar.
- Nasıl yani, anlayamadım?
- Eşek % 7 eğimin üstüne çıkmaz, biz de eşeğin izinde kazık çakıp rampada yol güzergâhı belirliyoruz demişler. Amerikalı katılarak gülmeye başlamış. Yatışınca da sormuş:
- Peki, eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz?
Yetkili bozgun... Cevap vermiş:
- Amerika'dan mühendis getirtiyoruz.
*******
Eşek iyi bir kılavuzdur: Gittiği bir yolu hiç unutmaz ve o yoldan şaşmaz. Bu nedenle deve veya katır kervanlarının önüne daha önce bu yoldan gitmiş bir eşeği kılavuz olarak koyarlarmış.

*******
Evet, eşek akıllıdır... düştüğü çamura bir daha, asla düşmez. "Eşşek bir defa çamura düşer!" Deyimi bundandır.Biz eşek miyiz diye düşündüm, genele vurursak o kadar bile olamamışız, çamurdan çıkamıyoruz...Devamını Gör
11  Diğer Konular / Köşe Yazıları / Somun pehlivanlar................... :
Somun pehlivanı
               Osmanlı tarihinde “Pehlivan Padişah” namıyla anılan tek kişi II. Abdülaziz’dir. Dönemin çok karışık uluslararası ilişkileri içinde, yeğeni V. Murad’ı tahta geçirmek isteyenler tarafından bir darbeyle düşürülmüş, sonra da üç saray pehlivanına öldürtülmüştür. Namına layık bir pehlivan olduğu söylenir.     
                     Onu güreşte yenebilen tek kişi, son güreşinde karşısına çıkarılan üç cellat pehlivanı saymazsak, Edremitli bir çobanmış. Katlinden sonra arkasından çok ağlanmıştır, efsanesi büyümüştür. Şundan ki, halkımız pehlivanları sever.
                     XIX. yüzyılın sonlarıyla XX. yüzyılın başlarında memleketimiz pek çok “Cihan Pehlivanı” çıkarmıştır. Çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun verdiği kasvet ve umutsuzluk havası içinde “Türkün gücünü” dünyaya göstermek, bu yiğitlerin üstüne kalmıştır.
                      Ordusu her cephede yenilirken, imparatorluk parça parça dağılır ve küçülürken, hepsi toplasan bir elin parmaklarını geçmeyecek Cihan Pehlivanları, dünyayı titretmişlerdir ki breh breh… En ünlüleri Koca Yusuf başta olmak üzere, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Kel Aliço, Hergeleci İbrahim, Kara Ahmet…
                       Sonradan yurtdışında bir iki güreş kazanan herkese bol keseden “Cihan Pehlivanı” denmişse de, bu isimler kadar sahici başka cihan pehlivanımız maalesef yoktur! Sonrakilerin çoğu çakmadır yani…
                  Halkımız, hak etmediği halde ortalıkta pehlivan gibi dolaşanlara “somun pehlivanı” der. Gücü ancak ekmeği bölmeye yeter, yemekten başka marifeti yoktur anlamına gelir… Böyleleri için bir söz daha vardır: Düşmana göster geri çek… Cüssesi iri, ensesi, kolu-baldırı kalındır; kasıla kasıla yürür, esip gürler, atar tutar, gören de canavar zanneder. Uzaktan düşmana göstersen, ordu bozar… Lakin iş kavgaya geldi mi, şişirilmiş tulum gibi fos olduğu anlaşılır…
                         Tarihten öğrendiğimize göre bizim Cihan Pehlivanlarımız, memleket çökerken ortaya çıkıyorlar; bizim memleket batıyor, pehlivanlarımız cihanı titretiyor… Pehlivanlar çöküşü durduramıyorlar ama milletin yüreğine su serpiyorlar.
                              Her yerde; ekonomide, askerlikte, siyasette, kültürde, sanatta yenilirken minderde aslan kesiliyoruz ya, ahali de bizden büyüğü yok diye seviniyor…
                      Tarihten çıkan dersler bitmiyor. Padişah pehlivan da olsa, onun da sırtını yere getiren üç cellat pehlivan bulunabiliyor bu memlekette…
                            Cihana Pehlivanları salsan, memleketin sırtı minderden kalkmayabiliyor. Hele bir de Cihan Pehlivanı diye ortalığa somun pehlivanı çıkarmışsan, durum iyice boktan demektir.
12  Diğer Konular / Köşe Yazıları / Bombalar..... :
             Birçokları için bombalar terörist saldırılarını hatırlatıyor.
            Fakat en bilinen 11 Eylül saldırısı, güç ve zenginlik sembollerini hedef alan bir uçak kaçırmaydı. Fakat bu durum, gerçek bombalarla ilgili değil; bu durum, şu an yönetimde olmayan politikacıların ektikleri tohumlarla günümüzde yeşeren sosyal, ekonomik ve ırksal bombalarla ilgili.
                 Milyonlarca insan, geleceklerine dair kaygı duyarak derin bir korkuya kapıldı. İşsizlik, haciz ve hatta fakirlik onların hayallerini tehdit ediyor. Hepimiz 2008 büyük ekonomik krizinde bankalara ve özel yatırım kuruluşlarına aktarılan büyük servetten haberdarız.
                Kamu sermayesi eşine rastlanmamış şekilde özel şirketlerin eline geçti. Öyle ki, kamu hizmetleri bile lağvedildi ve yatırım yapan vatandaşlar dolandırıldı. Kolektif medya da ülkedeki korku, nefret, ırkçılık, paranoya nehirlerini besleyen ekonomik deneyimlerden doğan derin korkuya hasret duyarak bu açlığı körükledi.
                  Bu tehditleri destekleyen tasarıları, bir türlü imzalanamayan NAFTA (Kuzey Amerika Ticaret Anlaşması) etkilerinde görebiliriz. Bu anlaşma ile imalat işlerinin Meksika’ya sonra da Çin’e aktarıldığını gördük. Kaybedilen bu işler, sonsuza dek kaybedildi.
             Bir seçenek de Çin Birliği iş gücüne dahil olmak; bu da kolektif efendilerine görevde olmasalar bile bağlılıkla hizmet eden politikacılar için daha çok kâr demek.               
        Bu politikacılar vicdanlarını bir kenara bırakıp kendilerine oy veren insanlara kötü hizmet ettiler. İnsanları, zalim ekonomik bir yola ve sosyal felakete sürüklemekten çekinmediler.
                   Nasıl bir gelecek hazırladılar? Uygun olan işler sadece hizmet sektöründe olanlar; böylece vatandaş Mc Donalds’da servis yapmakla, gardiyan olmak ya da dünyanın bir ucundaki beyinsiz bir savaşta çarpışmak için asker olmak arasında bocalayacak. Okullar kapitalize edilmiş ve özel okullar da sermayedarların özel mülkü haline gelmiş.
              Bombalar geri saymaya devam ediyor.
13  Diğer Konular / Edebiyat / SIR :

        Bir yolcu gördüm,
        İlk gördüğümde yolların gencecik yolcusuydum, o ise ne zaman rüzgarların peşi sıra gitmeye başladığını bile hatırlamıyordu.
          Hafızası kuvvetli seyyahların anlattığına göre, cazibesine kapıldığı fırtınalar tarafından sürüklenir, tayfunlar o biçare bedeni önüne katıp götürürdü. Açık denizlerden gelen meltemlere bürünerek dağların doruklarına çıktığını görenler olduğu gibi, uçsuz bucaksız gökyüzünden bozkırlara doğru süzüldüğünü anlatanlar da vardı.
             Zaten bu yüzden kendisini tanıyan herkes, şimdiye kadar yaptığı yolculukların hepsini bizim gibilerin yürüyüp geçtiği yollarda değil, rüzgarların açtığı geçitlerde, tayfunların kurduğu köprülerde, meltemlerin yumuşacık karnında ve çöl hortumlarının çıkarıp bıraktığı buluttan gemilerin güvertesinde yaptığını söyler.
          O gün karşılaştığımız yer, hiçbir rüzgarın hükmü geçmeyen kainattaki tek konaktı. Hem onun hem benim yollarımın tek durgun mekanı.
          Sakin bir gurup vakti, ölü dalgaların sahile vurduğu iki ağaç gövdesi gibi karşılaştığımız sırada, hiç beklenmedik bir şey oldu. İlk kez yaşadığım tuhaf bir hisse kapıldım.
            Yollara çıktığım günden beri aradığım birine kavuşmuştum sanki. Hiç fark etmediğim halde bunca yolu o kavuşma anını yaşamak için kat etmiştim adeta. Sıradan bir sezginin ötesinde basbayağı bir hükümdü bu, ilan edilmemiş bir hüküm.               
           İlan edilmemiş her hüküm gibi, kendi karanlığına gömülüp kalacağı için ürpermiştim.
Belki bir ışık tutar, içimdeki karanlığı az da olsa aydınlatır diye yaptığı yolculukların sırrını sormuştum ona. Sanki hasretini çekerek beklediği soru buydu. Bu soru ile birlikte kurtuluşa dair bir işaret almış gibi anlatmaya başlamıştı.
            Hayranlıkla dinlemiştim söylediklerini. Ne yazık ki, aklımda sadece şu sözleri kaldı.
           “Ben,” demişti, “dinlerim. Seslerdir beni peşinden sürükleyen. Rüzgarların peşi sıra gelen sesler. Gideceğim bütün yolları onlar söyler.”
              O konuşmadan sonra ayrılmıştık. Herkes kendi yoluna düşmüştü. Ben de onun gibi yapmaya karar vermiş, işittiklerimin peşinden yolculuklara çıkmıştım.
Yollar uzadı, o kadar çok, o kadar çok gezdim ki, dünyada ayak basmadığım yer kalmadı.
               Aradan geçen zaman, hiç şaşmadan kendi çarkının kader karşılaşmaları denilen kavşağında yeniden buluşturdu bizi.
O zaman işte, bir kez daha sordum yolculukların sırrını, ne yazık ki uzun uzun anlattıklarından bu kez de sadece kırık dökük birkaç cümle kaldı aklımda:
           “Ben bakarım,” demişti. “Gördüklerimdir beni bu yollara çıkaran. Görünen onca şey arasında öyle ışıklar, öyle renkler, öyle gölgeler vardır ki, onların peşinde rüzgarlara kapılıp giderim, yolculuklarım uzar gider…”
               Onu dinledikten sonra ayrılmıştık. Ben yola yeni çıkmış toy bir seyyah gibi, tam da onun dediklerini yapmaya çalışıyordum. Gördüklerimin peşi sıra gidiyordum. Gördüğüm her şey yıllar geçtikçe daha derinlere çekiyordu beni.
               Hayli zaman sonra tekrar karşılaştık. Bir kez daha aynı soruyu sordum: “Yolculuklarının sırrı nedir?” dedim. Bu kez, önceki seferlerde anlattıklarından daha kısaydı söyledikleri ve beni derinden etkileyen sözler şöyleydi:
           “Benim için ne gördüklerim ne işittiklerimdir yolların kılavuzu. Sadece okuduklarım alıp götürür beni. Ben yalnızca onlara inanır, onlara güvenirim. Her cümle sonsuzluğa açılan bir yol olur bana, her yol gönlümü aydınlatır, kulaklarım dünyanın bütün sesleriyle dolar.”
            “Yolculukların sırrını şimdi aldım işte”, diye sevinç içinde yola çıkacakken,
“Neden,” demiştim, “Her seferinde başka şeyler söylüyorsun bana yollara dair, neden aldattın, oyaladın beni bunca zaman?”
Şaşırmıştı.
               “İyi ama” diye başlamıştı söze, “benim sana söylediklerim hiç de birbirinden farklı değildi. Her karşılaşmamızda bir önce anlattıklarımdan başka şeyler söylemedim sana. Tek bir hikayem vardır benim, her yolcuya onu anlatırım, bir kelimesini bile değiştirmem yıllardır. Sana da başkalarına da, ağzımdan farklı bir söz çıkmadı yolların sırrına dair.”
             O zaman anladım ki, ben bu yolları, var olduğunu sandığım bir sırrın peşinde bir ömürle birlikte beyhude tüketmiştim. Hayal kırıklığımı ona söyleyince gülümsemişti,
              “Git,” demişti, “Yollarım bitti, benim yerime sensin artık bütün yolculukların sırrı.”
            Rüzgarların peşi sıra çıktığım yolculuklar o gün başladı.
14  Diğer Konular / Tarih / Kutsal emanetler :
KUTSAL EMANETLER HK.DA/Muazzez İlmiye Çığ/



             Gazetelerde, TV'lerde bir "sakal" davası sürüp gidiyor. 21. yüzyılda
hâlâ -ilkçağın insanları gibi- totem peşinde koşuyoruz! Hz. Muhammed,
bunu önlemek için, "Yâ Rab, benim eşyalarımı tapınak vasıtası
yapma!.." demiş.

                 Bu hadis, peygamberin ağzından çıktığını bütün hadisçilerin kabul
ettikleri 17 hadisten biridir. Bu sözü söyleyen Hz. Muhammed, tıraş
olurken kıllarını toplattırır mıydı?

                Dünyada yüzlerce "Sakal-ı Şerif" diye tanımlanan kıl var.
Hepsi uydurma. Topkapı Sarayı Müzesi'ndeki "Kutsal Emanetler" diye
saklanan birçok eşya, onun-bunun saraya bahşiş almak için getirdikleri
nesneler.

               "Fatıma Anamız"ın seccadesi denen seccade, 17. asır halısı,
Peygamber'in teyemmüm taşı olarak saklanan taş ise bir Asur tableti!?
Bunun gibi daha birçokları var... Bunları bir kitap halinde toplayan
ilk Müze Müdürü Tahsin Öz'ün 1953 yılında basılan kitabı, ne yazık ki
zamanın yönetimi tarafından hemen toplattırıldı ve o günden bugüne de
ülkeyi aynı kafada olanlar idare etti! Uydurulmuş şeylere inanmak,
doğruları araştırmaktan daha kolay geliyor insanımıza...

               Bu sakal olayı, bana başka bir olayı hatırlattı: 1970-78 yılları
arasında, eşim Kemal Çığ Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü idi. Daha önce
de -1944'ten beri- Müdür Yardımcısı ve Kitaplık Şefi olarak
çalışıyordu müzede. Müdürlüğü esnasında, o zamanın Diyanet İşleri
Başkanı Lütfü Doğan, "Kutsal Emanetler"i ziyaret etmek için randevu
istiyor. Kemal Çığ, gazetecileri getirmemek koşulu ile halka kapalı
olan bir günde randevuyu veriyor.

              Kararlaştırılan günde büyük bir cemaat akın ediyor "Kutsal Emanetler
Salonu"na. Peygamberin hırkası olarak tanımlanan hırka çıkarılıyor.
Gelenler büyük bir huşu içinde dualara, kuran okumalara başlıyorlar ve
sonunda her ay bu ziyareti yapmaya karar veriyorlar...

               Salonda iş bitince, eşim, baştakileri odasına kahve içmek için davet
ediyor. Tam kahveler bitmek üzere iken Kemal Çığ, "Hazır bütün din
büyüklerimiz burada iken kafamı kurcalayan bir soruyu sormak
istiyorum." diyor ve sorusunu soruyor:

             "Benim bildiğime göre, Hz. Muhammed'in ağzından çıktığından bütün
muhaddislerin hemfikir olduğu 17 hadisten biri, 'Yâ Rab, benim
eşyalarımı tapınak vasıtası yapma!..'dır. Şimdi sizin hırka'ya ve
diğer eşyalara dualar yapmanız bu hadise karşı değil midir?"

           Bu söz üzerine, gelenlerin hepsi birden yerlerinden fırlarlar ve bir
şey söyleyemeden oradan ayrılırlar! Fakat, her ay gelmeyi istedikleri
halde bir daha uğramamaları da Kemal Çığ'ın sorusunun yanıtı
olmuştur...

               Şimdi ben de bugünkü hocalarımıza soruyorum:
             Böyle bir hadisi biliyor musunuz? Biliyorsanız, neden bir sakal kılı,
bir hırka peşine düşenleri ve onlara dua edip onlardan medet umanları
uyarmıyorsunuz? Neden?

Muazzez İlmiye Çığ
15  Diğer Konular / Paylaşılası Yazılar / Toplu tecavüze yataklık.... :
          Toplu tecavüze yataklık!
       Bu seferki rezilliğin yeri, Türkiye’nin en “muhafazakar” illerinden birisi Siirt!
      Rezaletin failleri ise öyle çoğu zaman olduğu gibi, yoksulluktan gelen bir yozlaşma, cehalet ve ahlaki çöküntünün içinde büyümüş; eğriyi doğruyu ayırma fikri ve “lüksü” gelişmemiş gençler değil. Tersine, bu rezil olayın failleri; Siirt’in seçkin ailelerinden gelme, “soyu sopu belli” simaları, geri kalan yüzde doksanın önlerinde düğme iliklediği kişiler! Kimisi “eğitimci”, kimisi “hacı-hoca-esnaf” takımından; kimisi asker, polis, “sivil” bürokrat!
      Kurbanlar ise daha ilkokul çağındayken, okul müdür yardımcısı tarafından tecavüz edilip sonra da “seçkin Siirtliler”in tecavüz kuyruğuna girdiği (giderek bunlara yeni kız öğrencilerin eklenmesiyle sayıları 7’yi bulan) çocuk yaştaki kızlardır!(*) Ve bu organize tecavüz yıllarca sürüyor.
      Kızlardan birisinin, rezaleti ortaya çıkaran konuşmasına kadar!..
      Siirt’teki rezaletin bir değil iki önemli yanı var.
       Bunlardan birinci yan, yukarıda da değinilen kentin seçkin ailelerinden gelen; içlerine bürokratların, eğitimcilerin katıldığı bir çocuklara tecavüz organizasyonu olmasıdır.
             Ve böyle “muhafazakar” bir kentte ve böyle “muhafazakar” ailelerden kişilerin bu tecavüz organizasyonunda yer almasıdır ve bunu az çok vicdan taşıyan, insani değer ve duygularını tümüyle kaybetmemiş herkes lanetlemektedir.       
        Ve sorunun bu yanı, medyada öne çıkmaktadır.
Ancak rezaletin ikinci yanı çok daha önemlidir. Ki o da; yıllarca süren böyle 100-200 kişinin karıştığı bir suçun, yıllarca açığa çıkamaması, sürdürülebilmesidir.
          Rezaletin ortaya çıkmasından sonra kentin “ileri gelenleri”, Siirt’in AKP’li vekilleri boy gösterip; “Siirt’imizin böyle gösterilmesine karşıyız. Siirtimiz muhafazakar bir ilimizdir. Böyle şeyleri öne çıkararak ilimiz karalanmasın. Olay münferittir!..” demektedir. Bu teraneyi daha önce de dinlemiştik!
           Rahip Santoro ve Hrant Dink’in öldürülmesinde de Trabzon’un “ileri gelenleri”, “Trabzon’umuz karalanmak isteniyor. Bizin Trabzon’umuzda her türden görüş ve inanç özgürdür. Olay münferittir!” edebiyatı yapmış; Yasin Hayal’lere, Ogün Samast’lara kol kanat gerilmişti.
              Daha yakında, Ahmet Türk’e atılın yumruk sonrasında Samsun’un “ileri gelenleri”; daha birkaç ay önce Manisa-Selendi’de Romanların, evleri yıkılıp göçe zorlanması sonrasında da Selendi “ileri gelenleri”, aynı “Kentimizin adı kötüye çıkarılmasın!”, “Bizim memleketimiz şöyle iyi, böyle özgür, şu kadar demokrattır!” gerekçelerine yaslanmışlardı.
              Biraz yakından bakıldığında görüyoruz ki; bu gerekçeler, bu “memleketperestlik”, katillere, saldırganlara kol kanat gerenlerin, Siirt’te organize çocuk tecavüzcülerinin önüne barikat olmaya meşruiyet kazandırma örtüsüdür.
         Elbette burada olup bitenden bütün bir kentin halkı sorumlu değildir. Ama bu cinayetler, bu saldırganlıklar, bu toplu tecavüz çılgınlıklarına, bu insanlık suçlarına, kent halkının önemli kesiminin; “görmezden”, “bilmezden”, “duymazdan” gelerek “yardım ve yataklık” ettiği de bir gerçektir.
          Bu yüzden de elbette başka şeylerin yanı sıra “muhafazakarlık”, “soylu soplu olmak”, “insani değerlere” sahip olmak anlamına gelmemektedir. Tersine, bu türden tutum ve davranışlar; burjuva-feodal ahlakın, “muhafazakar yaşam” biçiminin ifadesidir ve bu sistemin çürüyüp yozlaşması derinleştikçe de, bu türden skandallar artacaktır.
            Ve ancak ileri bir demokrasi tutumuyla, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya görüşünden süzülen bir ahlakla davranmazsak; katillerin, saldırganların, tecavüzcülerin rezilliklerine dürüst, namuslu emekçiler de göz yumar, görmezden gelebilir.
             Siyasi cinayetlerin tetikçilerinin, ırkçı-şoven saldırgan güruhun elemanlarının içimizde rahatça dolanmalarının, itibar görmeye devam etmelerinin bir nedeni de budur.
(*) Soruşturma henüz bitmiş değil. Bugüne kadar 100 kişiyle ilgili soruşturma başlatıldığı, bunlardan 25’inin gözaltına alındığı, 15’inin tutuklandığı belirtiliyor.               
           Ancak bu tecavüz organizasyonuna katlanan Siirt ileri gelenlerinin sayısının 200’ü bulabileceği ifade ediliyor.
Sayfa: [1] 2 3 4



', $txt['smf52'], '
'; } // Don't show a login box, just a break. else echo '
'; // Show the "Powered by" and "Valid" logos, as well as the copyright. Remember, the copyright must be somewhere! ?>
Pagerank
Powered by SMF 1.1.4 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Joomla Bridge by JoomlaHacks.com