Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.
Anasayfa Haber Arsivi Ana Sayfa Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt
Duyurular: Forum anasayfasında, sayfanın en altında en son gönderilen mesajlar linki olduğunu gördünüz mü?
  Mesajları Göster
Sayfa: [1] 2 3 ... 9
1  Diğer Konular / Edebiyat / Geri dönüş yok...... :
ALBATROS
RAGIP ZARAKOLU
        Geri dönüş yok!
         Artık referandumdan olumlu sonuç alındığına göre, hukuksuzluğa karşı militarizm bahanesi de ortadan kalkmış oldu.
          Kırsal alandaki militarist milliyetçilik, ocağına incir dikilen ocakların yeşermemesi için içmiş olduğu andı devam ettirmeye kararlı görünüyor.
         İzmir Selçuk’taki Şirince köyündeki evlerin yıkım kararı onaylandı.
          Şimdi yıkılacak evler arasına Sevan Nişanyan’ın evleri yanında diğer köy evleri de alınmış.
         Anlaşıldı, idare ve yargı içindeki “elemanlar” Şirince’yi, Fethiye yakınlarındaki Kayaköy’e çevirmeye kararlı.
           Ne demek eski bir Rum köyünü canlandırmaya çalışmak. Büyük bir ulusal güvenlik tehdidi!
          Hele orası Büyük Yazar Dido Sotiriyu’nun doğmuş olduğu köy ise.
          Hele evleri yapan, yaman bir resmi ideoloji eleştiricisi ise…
           Bakalım darbecilerle mücadele şampiyonu Erdoğan Hükümetinin gücü, Şirince evlerinin yıkımını engellemeye yetecek mi?
            En önemlisi Kültür ve Turizm Bakanımız, eski arkadaşım Ertuğrul Günay elini taşın altına koyacak mı?
          İşte hem kültür, hem de turizm işi.
          Sevan Nişanyan, Türkiye’de alternatif konaklamanın öncüsü. Şirince evleri bütün Türkiye’ye model oldu.
Siz adama ödül vereceğinize, önce hapse atın, sonra da evini başına yıkmaya kalkın!
         Kimse bana, yasa dışı inşaattan bahsetmesin.
Yahu sizin İstanbul’unuzun yarısı kaçak be yahu!
          Depremde yıkılan evlerin ruhsatı vardı da ne oldu be vicdansızlar, göstermelik tutukladığınız bir müteahhidi bile hapiste tutamadınız. Çünkü sadece müteahhitleri değil, o ruhsatları veren belediye başkanlarını da yargılamanız gerekirdi
             Örnek aldığınız Özal gibi, siz de isterseniz özel bir yasa, bir kararname çıkarır, Şirince evlerinin yıkımının önüne geçersiniz. Sevan gibi özel bir kişi için bu yapılmaya değer.
Sevan’ın narına, bütün köyü yıkmaya kalkacağınıza…
                 Şimdiden dünyada Şirince yıkım kararları “Vandalizm” olarak adlandırılmaya başlandı bile.
            Türk ırkçı milliyetçiliğinin babalarından Rıza Nur, Lozan’da İsmet İnönü yanında ikinci baş görüşmeci idi, her ne kadar resmi tarih üstünü örtmeye kararlı ise de.
             Ve İsmet de, Rıza da, her ne kadar azınlık haklarını gönülsüzce Lozan’da kabul etseler de, azınlıkların köküne kibrit suyu dökmeye de ant içmişlerdi.
              Rıza Nur anılarında, sürgün ve soykırım dalgasından sağ kurtulanların, Anadolu’daki köylerine ve kasabalarına geri dönme umudunun mutlaka kırılması gerektiğini, Lozan’da bunun için çaba harcadıklarını söyler.
             Bu umudu yıkmak için, Rum ve Ermeni köylerinin, kiliselerinin, manastırlarının, hiçbir insani kaygı taşımadan kararlılıkla yıkılması gerektiğini söyler ve bunu uygulayan idarecileri de över.
           Şirince olayı Rıza Nur zihniyetinin kimi devlet kesimlerinde hâlâ devam ettiğini gösteriyor.
Türkiye’nin milli güvenlik politikası, hâlâ 1919 travmasını atlatamamış, hâlâ oralarda kalmıştır.
Ve bu politikanın temellerinden biri de, Anadolu’nun Ermenisizleştirilmesi, İstanbul, İmroz ve Bozcaada’nın Rumsuzlaştırılması, Trakya’nın Yahudisizleştirilmesi olmuştur. Lozan’da azınlık haklarının sözde kabul edilmesinden sonra…
           ‘50’li yıllarda biraz nefes alan Anadolu Ermenilerinin arta kalan aileleri, Süryaniler, Yezidiler ‘60 darbesinden sonra göç yollarına düşmüştür. Her darbe sonrasında arta kalan en son aileler de ayrılmıştır. Konya’nın son Ermeni’si birkaç yıl önce öldü. Diyarbakır Ermeni kilisesinin gönüllü bekçisi Antranik de ölünce orada kimse kalmadı. Bazı kent ve kasabalarda ararsanız bir ya da iki son aile bulursunuz.
          1971’den sonra başlayan, ve 1980 sonrasında hedef alınan bir başka kesim ise Aleviler ve Sol olmuştur. Gerçekten de son 30 yıl içinde Maraş, Malatya gibi yöreler önemli ölçüde Alevisizleştirilmiştir.
             Bu politikanın bir başka uzantısı ise, ‘80 sol-kırımı ile Anadolu’nun bütünüyle sosyalist soldan temizlenmesi olmuştur.
            1984 sonrası ise Kürt soluna destek veren kırsal bölge önemli bir temizliğe tabi tutularak, 4 bine yakın Kürt köyü, neredeyse bölgedeki köylerin yarıya yakını boşaltılmış ve bunların çoğu yakılıp yıkılmıştır.
              Ve bırakın Ermeni’yi, Rum’u, 1980 darbesinden sonra listeye girmiş bir sosyalistin, yada boşaltılmış köylere geri dönmeye çalışanların dönüşü çeşitli yollardan engellenmiştir. Devlet izin verir görünse, mala mülke el koyan korucular buna olanak tanımamıştır. Sadece Kürtlerin değil, bir çok Süryaninin, Yezidi Kürdün dönüşünün engellenmesi gibi.
           Van’da eczane açmak isteyen bir Ermeni bayan eczacıya, yapılmadık baskı kalmamış, sonunda eczanesini kapatmak zorunda kalmıştı.
           Van’da otel açmak isteyen, ve yabancı sermaye yatırımlarının özendirilmesine güvenen Amerikalı bir Ermeni otel açmış, başına pişmiş tavuğun başına gelenden beter şeyler gelmişti.
Demek, sadece doğuda değil, batıda da TC yurttaşı olsan da Ermeni’ye ekmek yok!
Anadolu Ermenileri ve Rumları, sadece yolunacak bir tavuktur, turist olarak.
Yıllar önce, Yelda bu mantığı yansıtan bir kitap yazdı. Kimi aydınlarımız onu sivri dilli bulur. Ama haksız mı? “Çoğunluk Aydınlarında Irkçılık”tan sonra, “Önce Gidin Sonra Diyalog” kitabı ile, bu mantığı çok iyi sergiledi.
            Hele son Ermeni de gitsin, diyaloğu başlatırız!
Aceleniz ne!
Gelin senede bir Trabzon’a, Van’a, Musa Dağ’a, dua edin gidin!
Daha ne istiyorsunuz?
                      İmroz’a, Bozcaada’ya [sözde Lozan Antlaşmasına göre özerk, özel bir statüleri olacaktı], kendi adanıza yazın turist olarak gelin.
Zaten İstanbul’da 2 bin 500 Rum kalmış, Patrikhane de kapansın. Merak etmeyin biz orayı Müze yapar, senede bir ibadete açarız.
Hiç endişeniz olmasın.
              Biz misafirperver milletiz.
Netekim!
2  Diğer Konular / Güncel Gelişmeler / Yüzde 58..???? :
YÜZDE 58
AKP’NİN ZAFERİ!
             Elbette rakamların en öne çıkanı olan “Yüzde 58 evet” Erdoğan ve AKP’nin bir “zafer” kazandığına işaret ediyor. Yine aynı rakamlar MHP tabanının MHP ve Devlet Bahçeli’den çok Tayyip Erdoğan ve AKP’yi dinlediğini gösterirken, bölgedeki Kürtlerin ise Tayyip Erdoğan’ı ve AKP’yi değil PKK, Öcalan ve BDP’yi dinlediğini gösteriyor.
              Yine Ege ve Akdeniz sahili kentlerinde halkın çoğunluğunun Hatay’dan Çanakkale’ye kadar CHP’yi ve “hayır” diyenleri dinlediği anlaşılırken, bu kentlerde en azından yerel seçimlerde ortaya çıkan “AKP karşıtlığının daha güçlendiği” görülmektedir.
              Referandumun son bir ayında Erdoğan’ın, Kürtlerin ve Alevilerin örgütlü, hak talep eden kesimlerini açıkça karşısına alırken, milliyetçi bir söyleme yönelmesinin MHP’yi önemli ölçüde hırpaladığı ilk bakışta anlaşılmaktadır. “Hayır”la “Evet” arasındaki farkın da büyük ölçüde MHP’den gelen “kayma”dan ortaya çıktığı da görülmektedir.
                Evet; yüzde 58 AKP için siyasi bakımdan bir zaferdir ama oylamanın anayasa ile ilgili bir değişiklik oylaması olduğu düşünüldüğünde, “evet” diyenlerden çok “hayır” diyenlerin sayısı da önem kazanmaktadır.

ANAYASA
NİÇİN DEĞİŞİR?
Şöyle ki;
            Herhangi bir yasanın oylanmasında, belki yüzde 58 “Büyük bir kabul”dür. Ama oylanan anayasa gibi bir “uzlaşma metni” olunca; ülke nüfusunun yüzde 42’sinin karşı olduğu bir anayasa hükmü ne kadar meşruiyete sahiptir bu tartışılırdır. Dahası burada oylamanın “niteliği” (Kimlerin ne için ve nasıl oy verdiği) de önem kazanır.
             Eğer ülkede, çeşitli toplum kesimleri ve değişik sınıflar mevcut düzenle çatışma halindeyse, düzeni tanımlayan bir metin olan anayasa metnine bir ekleme ve çıkarma bu sistemle çatışan kesimleri ikna etmiyorsa, ülkeye huzur ve sükun getirmesi de beklenemez.               
            Yok bu metin sistemle çatışmayan kesimler için yapılıyorsa böyle bir anayasa değişikliği anlamsızdır! Ya da değişiklik, sistemle çatışan kesimleri ikna etmek için yapılıyor da geri kalan çoğunluğun oyuyla benimseniyorsa bu da saçmadır. Aksi halde; yapılan değişikliğin halktan saklanan gizli bir anlamı vardır.
             Nitekim BDP, pakette kendi talepleriyle ilgili bir şey olmadığı için “boykot” ettiğini söylemektedir. Sistemle çatışmaya düşen Alevi kesimleri de metinde sadece kendilerini ilgilendirmediğinden öte kendilerine karşı bir saldırı da olduğunu görerek “hayır” demektedirler.
              Sendikaların önemli bir bölümü için de “hayır” demelerinin gerekçesi, emeğe yönelik olarak getirilen yeni saldırı maddeleridir.
3  Diğer Konular / SAĞLIK / Sosyal saglık sistemi..... :
ÖZGÜR MÜFTÜOĞLU-ozmuftuoglu@gmail.com
        Sosyal Güvenlik sistemi özelleşiyor, sendikalar uzlaşıyor…
          1980’li yıllarla birlikte yaygınlaşan neoliberal politikalar, diğer pek çok alanla birlikte emekçilerin -biricik güvence kaynağı olan- sosyal güvenlik birikimlerini de sermaye için yeni kâr alanına haline dönüştürmeye başladı.
               Sosyal güvenlik sisteminin özelleştirilmesine yönelik ilk uygulamalar Şili’de başladı ve Latin Amerika ülkelerinin ardından neoliberal politikaları uygulayan diğer ülkelere de yayıldı.
Pinoche darbesinin etkisi altındaki Şili’de 1980 yılında gerçekleştirilen “emeklilik reformu” ile birlikte özelleştirilen sosyal güvenlik sisteminin iki ayağı vardı.
            Birincisi işverenler tarafından ödenen sosyal güvenlik katkısının ortadan kaldırılması, diğeri ise emeklilik birikimlerinin kâr amaçlı özel işletmelerin yönettiği fonlara devredilmesi.
                Emekçilerin gelecek güvencesi olan birikimlerini sermayeye yeni kâr alanı haline getiren bu uygulamalar sonucunda şirketler sermayelerini büyütürken, piyasada “oyuncağa” dönüşen emeklilik fonları, sahte bilançolar ya da iflaslarla battı ve pek çok ülkede sosyal güvenlik sistemi çöktü .
               Türkiye’de sermaye kesiminin ve hükümetin hedefi -diğer ülke örneklerinde de görüldüğü gibi- sosyal güvenlik sistemini özelleştirmek ve emekçilerin gelecek güvencelerini tamamen ortadan kaldırmaktır.
              Sermaye kesimi ve siyasi iktidarın hedeflediği politikaların emekçiler için ortaya çıkartacağı olumsuz sonuçlar bu kadar net iken emekçilerin haklarını savunmakla mükellef olan sendikaların içinde bulundukları uzlaşmacı tavrı izah edebilmek mümkün değildir.
                Sözün özü: Türk-İş ve Hak-İş’in AKP hükümetine olan sevgisi ve sadakati; DİSK’in ise TÜSİAD’a duyduğu sevgi ve ortaklaşma sevdası, emekçileri her geçen gün içinden çıkılması daha güçleşen bir batağın içine sokmaktadır.
                Artık, siyasi iktidar ve sermaye sevicisi sendikal anlayışa dur(!) diyerek sendikalara sahip çıkma zamanı gelmiş de geçmektedir bile
4  Diğer Konular / SAĞLIK / İnce Hastalık........ :
DR.ZEKİ GÜL
İnce hastalık
         “Biz hastayız. Bakılmak lazım. Hani para, hani sanatoryum, hani sevecenlik? Altı aydır sıra bekliyorum” diyor bir mektubunda Rüştü Onur henüz yirmi yaşında bir verem hastası iken.
          Bakmayın verem hastası olduğuna; kendi anlatımı ile ondan zarar gelmez kovanındaki arıya, yuvasındaki kuşa! Ve o ince hastalıklı haliyle tifolu bir genç kıza aşıktır hayatının ilkbaharında.
           Üstelik yaşamıyor artık. Şiirlerini okursak ancak hayat bulabilecek iki dünya savaşı arasına sıkışmış 22 yıl gibi kısacık yaşamı.
            Ve İzmir’de kendini yurdundan sürgün eylemiş bir dil bilmez: Kimilerinin mülteci, kimilerinin sığınmacı, kimilerinin ise kaçak göçmen bellediği bir verem hastası! Muhtemelen kendi dilinde şöyle diyordur. “Biz hastayız bakılmak lazım.
           Hani para, hani sanatoryum, hani sevecenlik? Altı aydır tedavi olma mücadelesi veriyor mülteci derneği benim için”
             Belki de kulağınızdaki tutuklu bir verem hastasının mektubudur: “Önce teşhis gecikti şimdi tedavim aksıyor. Diğer arkadaşlar için de kaygılanıyorum”
           Evet, farklı zaman dilimlerinde yaşamış olsalar da, koşulları farklılıklar gösterse de, dilleri farklı olsa da hastaların talebi her daim kolayca buluşur aslında: Eşit ulaşılabilir sağlık hizmeti.
           Oysa dönüp baktığımızda bulaştırıcılık evresinde toplum sağlığı açısından da önem arz eden verem hastalığına yaklaşımda hala ciddi sorunlar olduğu görülüyor.
          Toplum sağlığı açısından turnusol niteliğindeki tüberkülozda mülteciler için SGK Kurumu, tutuklu ve hükümlüler için ise cezaevi yönetimleri sıkıntılı kurumlar.
            Ya sanatoryumlar, göğüs hastalıkları hastaneleri ne durumda? Sanırım farkındasınızdır. Sanatoryumlar, göğüs hastalıkları hastaneleri birer birer kapatılıyor.
        Önce Heybeliada Sanatoryumu kapatıldı, şimdi sıra Diyarbakır’da. Piyasacı sağlık anlayışı değerli arazileri ranta dönüştürme telaşında. Göğüs hastalıkları hastaneleri ise giderek tam teşekküllü devlet hastanelerine eviriliyor adeta.
          Konu veremden açılınca kapatılan Heybeliada Sanatoryumunun diğer yazarlarını da hatırlamakta yarar var. Ece Ayhan, Rıfat Ilgaz, Rüştü Onur ilk akla gelenler.
             Ama 22 yaşında veremden ölen Rüştü Onur’a yaşasaydı kim bilir daha nice şiiri hafızalarımızda yer edinecekti dedirtecek sağlık organizasyonundan giderek uzaklaşıyor ülke.
   Rüştü Onur’un bir şiiri ile soluklanalım. Sağlıcakla kalın!
MEMNUNİYET
Benden zarar gelmez
Kovanındaki arıya
Yuvasındaki kuşa;
Ben kendi halimde yaşarım
Şapkamın altında.
Sebepsiz gülüşüm caddelerde
Memnuniyetimden
Ve bu çılgınlık delicesine
İçimden geliyor.
Dilsiz değilim susamam
Öyle ölüler gibi
Bu güzel dünya ortasında
5  Diğer Konular / Güncel Gelişmeler / Ynt: Saldırılar.............. :
 Yazıyı anlayacak kadar beyin varmış sende....(Yazının başında yazarı yazıyor ama okunmuyor demekki...)
  Şekle degil içerigine bak.Zaten seni içerigindeki dogrular çıldırtıyor.
   O gemide bir tane ARAP olmamasını hafısalan almıyor degilmi?
   Kızılay varken oraya yardımın başkalarının götürmesindeki ard niyeti ortaya çıkıyor çıldırıyorsunuz.Yazık.Yazık.
 Geminin Türk bayragı  çekmeyip yabancı bayrakla gitmesini bile anlayamıyorsunuz?
  Yabancı  flama çekip Dünya kamuoyunu kandıracagınızı sanıyorsunuz ama Gazzenin limanına yaklaşmayıp acıktan  seyretmesini acıklayamıyorsunuz?
   Irak'ta ölenler müslüman degilmiydi???Muhalefet olmasaydı Irak'a Türkiyeden de asker gönderecektiler,bunu bile anlayamıyorsunuz.
   Sizin mahallede siyah kedilere eskiden beri arap denmezmi?Bu rengi siyah oldugu için degilmi?Ama bir iktidarın başı bunu bile istismar edecek kadar kendinden gecebiliyor.Kabenin Şerifi Hüseyinin İngi,lizlerle bir olup osmanlıya isyan ettigini,osmanlı asskerini arkadan vurdugunu neden unutuyor sayın başbakanınız? 
6  Diğer Konular / Köşe Yazıları / Türkiye neden mesut degil.????????? :

            Türkçe yayın yapan gazete ve televizyonlar pazar gününden bu yana Alman Milli Takımı formasıyla şahane bir futbol sergileyen Mesut Özil’e övgüler diziyor, “Güney Afrika’daki Türkün gururu” ilan ediyor.
           Halbuki; aynı gazete ve televizyonlar bir buçuk yıl önce Özil, Alman Milli formasıyla ilk olarak Norveç’e karşı sahaya çıkarken veryansın etmiş, karşı kampanya başlatmıştı:
           Yazık, Özil’i elden kaçırdık...
           Alman milli takımını seçti...
             Bize gelmedi Almanlara gitti...
            Mesut olamadık...
...
Şimdi ise;
           Euro-Türklerin gururu Mesut...
Almanya çok Mesut...
Mesut dünyanın başını döndürdü...
Bu çocuğu Almanlara nasıl kaptırdık...
...
             Gerçi Özil’in neden Türkiye değil Alman Milli Takımı’nı tercih ettiği konusundaki hayıflanmalar bugün de devam ediyor. Hatta, Fatih Terim’in Özil’i milli yapmak için elinden geleni yaptığı, ancak başaramadığı yeniden yazılıp çiziliyor.
             O vakit; büyük gazeteler, Türkiye kökenli birisinin Alman Milli Takımı’nı tercih etmesini içine sindiremeyerek karşı kampanya başlatıp, aleyhte başlıklar atınca; milliyetçi, şoven çevreler boş durmamıştı. Mesut Özil’in İnternet sitesine ahlak ve irfanla alakası olmayan küfürler etmiş, tehditler savurmuştu.
              Almanları seçmekle; Türklüğe hakaret etmiş, ulusal gurursuzluk yapmış, Türkiye’yi satmış, arkadan vurmuş...
             Türk kanı taşımıyormuş, Hıristiyan kalesine sığınmış...
Falan filan...
             Ama aynı milliyetçi, şoven çevreler şimdi ise, Mesut’u öve öve bitiremiyorlar. Parçası olduğu Alman Milli Takımı’ndan koparıp, teselli niyetine “Türkün Güney Afrika’daki gururu” ilan edebiliyor.
             Ne var ki; daha başından itibaren Almanya’da doğup büyüyen, yetişen bir gencin gayet doğal bir şekilde Alman Milli Takımı’nı tercih edebileceğini, bunun milliyetçilikle bir alakasının olmadığını anlamak istemediler.
             Sanki; Almanya’da doğmuş, büyümüş Türkiye kökenli bir ailenin çocuğu olarak Mesut Özil ve onun gibilerinin ömür boyu Türk vatandaşı kalma, Türk Milli Takımı’nda oynama mecburiyeti varmış gibi...
            Türk ve Alman Milli Takımı arasındaki tercih meselesinde en doğrusunu Hamit ve Halil Altıntop kardeşler söylemişti: Kalbinin sesini dinle.
            Mesut, kalbinin sesinin “Almanya” dediğini hiç çekinmeden söylüyor. Gerçek ve doğru olan da bu. Yaşadığı ülkenin bir yurttaşı, parçası olarak milli takımda forma giymesinden başka daha doğal ne olabilir ki.
Hatta bu Almanya’daki Türkiye kökenli göçmenler için geç kalmış bir sürecin daha başı sayılabilir. Yarım asırlık göç tarihinde, yaşadığı ülkeye ait olmanın sembolü sayılabilecek bir futbolcunun çıkmaması garip değil mi?
                  Garip olmasına garip de, bugün Özil’e karşı küfür ve hakaret trenine binenler yıllardır izin vermiyor ki...
           Yıllardır Bundesliga’da başarılı olan, göze batan Türkiye kökenli gençlere kanca takılarak, “milli duygular” istismar edilerek milli takıma bağlandı. Böylece doğal gelişime, ilerleme ve uyum sürecini bir de spor üzerinden engellediler.
            Halen de engellemeye devam ediyorlar. Özil, bu engelleme girişimlerini takmayıp kalbinin sesini dinlediği için bugün dünya onu konuşuyor.
              Ama; sözünü ettiğimiz basın ve çevreler halen “Kaptırılan Türk” diye söz ediyorlar ve isimleri sıralıyor: Mehmet Scholl, Barış Özbek, Malik Fathi, Serdar Taşçı.
              Unutmayalım ki; Mesut Özil, adını-soyadını değiştirmeden Alman Milli Takımı forması altında yıldızı parlayan Türkiye kökenli genç. Formasında “Özil” yazıyor. Yani Türkiye’de olduğu gibi Marco’nun adı “Mehmet”, Marcio’nun adı “Mert” yapılmıyor. Hele Etiyopyalı Elvan Abeylegesse’nin gerçek ismini hiçbirimiz bilmiyoruz.
               Sözün özü “Kaptırılan Türk” tartışması çağdışı, günümüz gerçeklerine aykırı gerici bir içerikte sürdürülüyor. Ortada Almanya’da yetişen ve Türkiye’ye kaptırılan Almanyalı Türkiye kökenlilerden söz etmek gerekiyor.
                 Ve bu gençler Alman formasıyla sahaya çıkıp top koşturduklarında, başarılarının altına imza attıklarında, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin içinde yaşadığı ülkeye ait olma duygusunun güçlenmesine katkı sağlıyorlar.
7  Diğer Konular / Güncel Gelişmeler / Saldırılar.............. :
ÖZGEN ACAR
               Doğu Akdeniz’de Saldırılar!
                  İsrail, 1945’ten sonra “vaat edilmiş topraklarda” yayıldıkça yayıldı. Filistin’in eni boyu çektikçe çekildi. Araplar kendi topraklarında tutsak oldular. Birleşmiş Milletler’den onlarca karar ya da kınama çıktı… Sonuç değişti mi?
                   İsrail, insanlık dışı bir davranışla, 2007’den bu yana Filistin’i kuşattı, dünyadan yalıttı. BM’den onuncu karar 2009’da çıktı. Ne değişti?
***
                      Filistinliler Arap… Mısırlılar Arap… Suudiler, Kuveytliler, Katarlılar, Emirlikler, Suriyeliler Arap… Ama dünyadaki 400 milyonu aşkın petrol zengini Arap, Filistin’deki trajik olaylara seyirci… Mısır hükümeti, İsrail korkusu ile Filistin’le komşu Refah Kapısı’nı bile kapalı tutuyor.
                       Filistinliler, İsrail gaz püskürtmediği sürece, yeraltı tünellerinden Mısır’dan kaçak ikmal yapmaya çalışıyorlar. Akrebin akrebe ettiğini, Arap Arap’a ediyor… Filistinli Araplar kendi topraklarında yaşam kavgası veriyor…
                      Mısır, lütfederek, Refah Kapısı’nı son olaydan sonra ancak dün öğle saatlerinde Filistinlilere yardım için açtı!
***
                    Dünyanın dört köşesinden göç edenlerin 1948’de kurduğu İsrail devletinde 7.3 milyon kişi yaşıyor. Petrolleri yok, ama nükleer silahları var! 65 yıldır yaşam kavgası veriyor, savunmak için saldırıyorlar.
                       Gerekirse Uganda’ya kaçırılan rehinelerini kurtarmak için Entebbe Havaalanı’na 200 askerle baskın düzenlemeyi bile göze alıyorlar. 58 dakikalık baskını uygulayan Yarbay Yonatan Netenyahu, Filistinli gerillalarca olay yerinde öldürülmüştü. Kim bu yarbay? “Mavi Marmara” gemisine 70 mil açık denizde saldırı emrini veren bugünkü Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ağabeyi!
***
                      “İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı” başta Almanya’da “Milli Görüş” ve Türkiye’de “Saadet Partisi (SP)” yandaşlarının şemsiyesi altında onlarca milyon doları aşan parayı “Özgür Gazze Harekâtı” için topladı.
                    Yardımı Gazze’ye götürecek bir gemiye gereksinim vardı. SP girişiminden çekinen AKP, İstanbul Büyükkent Belediyesi’nin “İstanbul Deniz Otobüsleri (İDO)” şirketinin Marmara Adası ve Avşa seferini yapan gemisini gözden çıkardı.
               Gemi için iki ay önce yapılan ihaleyi 1 milyon 850 bin TL’ye İHH kazandı. İhaleye başka kimlerin katıldığını bilmiyoruz! “Mavi Marmara” adı verilen gemiye Türk bayrağı Antalya Liman İdaresi’nce takıldı. Geminin “açık denize elverişlilik belgesinin” olup olmadığını da bilmiyoruz!
***
                         Türk Kızılay’ının 1945’ten bu yana Filistin’e yaptığı yardım 12 milyon dolar. Bombalanmış altyapıyı 20 milyon dolara onarmaya çalışıyor. Türk devletinin resmi kuruluşu “Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi (TİKA)” de Filistin’e beş yılda 50 milyon dolarlık yardım yaptı. Bir yardım kuruluşu olan Kızılay dışlandı!
***
                         Gemi yalnızca yardım eşyasını değil, birkaç yüz “eylemci (!) yolcuyu” da alarak Doğu Akdeniz’e açıldı. Donkişot’un yel değirmenine saldırısı başlatıldı! Gemide, Filistinli Arapların yardımına koşan 1 tane İranlı, 1 tane Suudi ya da 1 tane Kuveytli Arap var mıydı?
                   Yolcular arasında Nilüfer Çetin adlı bir kadın ile 1.5 yaşındaki oğlu Kaan da vardı. Dünya kamuoyunu etkilemek için “aralarında bebelerin de bulunduğu yardım gemisine İsrail saldırdı” havasını yaratmak için Kaan kalkan olarak kullanıldı. Ya da Yahudilerin ünlü küçük Davud’undan esinlenerek Kaan, dev Goliath’a karşı gönderildi!
                  Olay sonrasında anne “Saldırı başlayınca tuvalete girdik. Oğluma gaz maskesi taktım!” diyor. Anne, bebesini, hangi ortama, ne gibi donanımla götürdüğünün bilincinde… Savcıların anne hakkında soruşturma başlatıp başlatmadığını, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun Kaan’ı himayesi altına alıp almadığını da henüz bilmiyoruz!
***
                  Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’e “van minit (bir dakika)” dedi. O an Ankara-Tel Aviv arasında soğukluk başladı.
                          Suriye’ye ya da Mısır’a gezmeye giden dostlarım anlattılar. Dostlarımın Türk olduklarını öğrenen Arap satıcılar hemen “van minit, van minit” diyerek sevgi gösterisi yapıyorlarmış. Erdoğan, Türkiye’nin itibarını Arap ülkelerinde arttırmış.
               “Van minit” ile İsrailli turistlerin Türkiye tatillerinde yüzde 44 azalma oldu. Türkiye lehine olan dış ticaret hacmi 3.4 milyar dolardan 2.6 milyara indi. Türkiye’nin savunmada bağımlı İsrail’e ödediği 2 milyar dolarlık faturada değişme olmadı. 250 İsrail firmasının Türkiye’deki yatırımı yarım milyar doları, Türk yüklenicilerin İsrail’de aldıkları işin toplamı ise 583 milyon doları bulmuştu.
İsrail Dışişleri’nde Türk Büyükelçisi Oğuz Çelikkol “aşağılandığında” soğuk esintiler şiddetli rüzgârlara dönüştü.
                 Ardından Ortadoğu’ya açılma siyasasının mimarı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “İran’ın nükleer silahlardan arınma” aracılığının ardından Erdoğan’ın İsrail’in nükleer gücünü sorgulaması ile rüzgârlar fırtınaya dönüştü. “Mavi Marmara” ise “tsunami” yarattı!
***
                    Gemi, Doğu Akdeniz’e yol alırken sözde Müslüman PKK’liler İsrail’in kuzeyindeki İskenderun’da donanma komutanlığına roketle saldırıda 6 Müslüman denizcimizi şehit etti.
“Milli” görüş mü, “Arap” görüşü mü ya da yaptıkları “insani” mi, “İslami yardım” mı ne olduğu belirsiz bu harekâtın düzenleyicilerinden bu olaya bir tepki geldi mi? Sokaklara dökülüp PKK’yi kınadılar mı?
Diyarbakır’a “insan haklarını savunmaya” giden AB’nin Ankara’daki büyükelçilerinden “çıt” çıktı mı? Batı’nın geleneksel ikiyüzlülüğü bir kez daha sergilenmedi mi?
***
                     27 Mayıs’ta İsrail “Mavi Marmara gelmesin, yoksa vururuz!” diye açıkça ve resmen bildirmedi mi? Bu bildirim üzerine ne yapıldı? Gemi, Antalya’dan çıkar çıkmaz Afrika’nın ada devleti “Komor” bandırasını ilan etti. (İHH) ve hükümet, “TC”yi olası bir uluslararası “fiyaskodan” koruyacaklarını sandı.     
                      Böylece Kaan’ın da bulunduğu, korumasız gemiyi her şeyi göze almış İsrail’in karşısında açık hedef yaptılar.
Birkaç bin mil öteye baskına giden Yarbay Netanyahu’nun kardeşi Başbakan Netanyahu da 70 mil açıkta gemiye deneyimli askerlerini indirdi. Dokuz Türk öldürüldü! Erdoğan “İnsanlık Akdeniz’de battı” dedi!
***
                  Geçici üye TC, olağanüstü toplantıya çağırdığı BM Güvenlik Kurulu’ndan “İsrail’in kınanması”, “olayı bağımsız bir örgütün soruşturması” amacıyla bir “karar” çıkarılmasını istedi. Ne çıktı? TC’nin yumurtası cılk çıktı? “Karar” yerine “başkanlık açılması” çıktı. “Kınama” İsrail’in adı olmaksızın yapıldı. Soruşturmayı “tarafsız” İsrail’in yapması tutanaklara geçirildi.
                      Ankara’da İsrail Büyükelçisi’nin konutu önünde toplananlar “Türk Bayrağı” yerine, gemide bir vatandaşının bulunmadığı “Suudi Arabistan’ın yeşil bayrağı” ile kınadılar! Bu kişiler neden İskenderun’da 6 Türk şehidinden dolayı PKK’yi de kınamadılar?
                  “Gözü dönmüş”, İsrail her zamanki gibi “Dediğim dedik, öttürdüğüm düdük” dedi. Erdoğan, “İsrail’in insanlık dışı devlet terörünü” kınadı. ABD, arası açık olduğu halde Netanyahu’ya arka çıktı.
                       Doğu Akdeniz’de 70 milde 9 kişiyi öldüren İsrail’in “azmi”; İskenderun’da 6 denizcisi öldürülen Türkiye’nin “aczi” ortaya çıktı. İnşallah bu olay Filistin’e uygulanan “kuşatmanın” kaldırılmasına yol açar. Tabii inşallah
8  Diğer Konular / Edebiyat / Erkekler erken ölür bizim oralarda... :
Erkekler Erken Ölür Bizim Oralarda
 
 
Erkekler erken ölür bizim oralarda
ya maden çöker yirmisinde umutlarına
ya da ciğerleri kanser olur otuzlarında

Erkekler erken ölür bizim oralarda
ya dönemezler Karadeniz in azgın dalgalarından
ya da vurgun yerler bir çuval salyangoz uğruna

Erkekler erken ölür bizim oralarda
işe girdim diye sevinemezsin pek fazla
önce kömür tükürürsün sonra gırtlak kanseri
bir gece yanmakta kaderdir bin derece fırında

Erkekler erken ölür bizim oralarda
en iyi ihtimaldir kalbinin yetmezliği
ölüm nedeni pek sorulmaz bizim oralarda
çünkü yoklukta ölüm demektir çalışmakta.

Kadınlar erken dul kalır bizim oralarda
ömürleri mutlak beklemekle geçer
bekler kadınımızdır kocasını
bekler kaderimizdir oğlunu
evden işe, işten mezara bekler
çaresiz uzanan üryan yolumuzu.

Erkekler erken ölür ve kadınlar
vakitsiz dul kalır bizim oralarda
yalnız ve onurla büyütürler yavrumuzu
üstelik bahtı kara kadınlarımızdır taşıyan
yorgun ve kömür karası tabutumuzu

04.01.2007
 
Hayrettin Turan
 
9  Diğer Konular / Güncel Gelişmeler / 26 Mayıs............. :
Güçlü bir demokrasi ve halk hareketi için 26 Mayıs
            Bir yanda operasyonlar sürüyor, çatışmalar yaşanıyor, kan ve gözyaşı dinmiyor. Kürt sorununda demokratik çözüm yönlü bir girişim ve adım atılmıyor. Aksine, şiddeti ve savaşı artırmaya yönelik girişimler artarak devam ediyor.       
               Şiddette ısrar eden hükümet ve devlet, Kürt ve Türk halkına yaşamı zehir etmekte kararlı görünüyor.
          AKP’nin Meclis’ten geçirdiği anayasanın referanduma sunulmaya çalışıldığı günümüzde, Kürt sorunu devam ediyor.
             BDP, önümüzdeki günlerde operasyonların durması ve çatışmaların son bulması amacıyla bir dizi eylem ve girişimde bulunacak. 16 Mayıs’ta Diyarbakır Lice’de operasyon bölgesine kadar giderek barış talebinde bulunacaklar. Daha sonraki günlerde askeri sevkiyatın yapıldığı güzergahlarda kadınlar barış için yollara çıkacaklar.
                Bu çaba ve girişimlerin desteklenmesi gerek. Barış ve kardeşliğe ihtiyaç duyan tüm işçi ve emekçiler, önümüzdeki günlerde AKP ve devletin savaş politikalarına karşı barış ve kardeşlik politikalarını güçlendirmek zorunda.
                 Diğer yanda ne Kürt halkına, ne farklı inançlara, ne de işçi ve emekçilere yönelik bir kazanım içermeyen AKP anayasası Meclis’ten geçirildi; Cumhurbaşkanı hemen onaylayarak gönderdi. 30 gün içinde referanduma götürülüp yürürlüğe sokulacaktı. Ancak her gün yeni bir gelişme, karar ve tutum yaşanıyor.
YSK, referandumu AKP’nin 60 günlük hesaplarını bozarak 120 gün olarak karara bağladı.
                   Böylece AKP anayasası, 12 Eylül günü referanduma sunulacak.
12 Eylül Anayasası’nı meşrulaştırma, demokratik ve halkçı bir anayasanın önünü tıkama, kendi hakimiyetini güçlendirme hesabındaki AKP, anayasasını 12 Eylül tarihinde referanduma sunacak.
                    Bu anayasa halka, işçi ve emekçilere demokratik, sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel bir hak ve özgürlük sunmadığı gibi AKP’nin hükmünü daha da artırıyor. AKP milliyetçiliği, gericiliği artırıyor; yürütme, yasama, yargı gibi alanlarda gücünü ve hükmünü artırıyor.
                Üstelik bunları alelacele yapmak istiyor. Elinin altında noter gibi bir cumhurbaşkanı da varken, yangından mal kaçırır gibi hareket ediyor.
Bu arada CHP, AKP anayasasının sadece iki maddesi için iptal davası açmak üzere Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
                 Dün Baykal’ın ağzından basına da yansıdığı gibi, iki maddenin iptali halinde CHP de AKP anayasasına evet diyeceğini açıkladı.
                Bir yandan da Türkiye, Baykal’ın patlayan kastini konuşuyor. Kaset aynı zamanda, CHP’nin Fethullah Hoca ile duygusal bağlar kurduğu, karşılıklı sevgi ve güven mesajlarının alınıp verilmesine vesile oldu.
                  Diğer yandan CHP, açığa çıkan kaset üzerinden yeniden dizayn edilmek isteniyor.Ya da dizayn edilmek istenen CHP, patlatılan kaset üzerinden egemen sınıfların ihtiyaçlarına göre düzenlenmeye çalışılıyor. Ancak acı olan, Baykal’ın gitmesi üzerinden daha iyi bir CHP beklentisi içinde olanların durumudur.
                    CHP; barış, demokratikleşme, işçi ve emekçilerin ekonomik hak ve talepleri karşısında, egemen güçlerin temsilcisi olarak, üstelik ırkçı ve şoven bir parti olarak yol alacaktır.
Diğer tarafta, TEKEL direnişi içinde konfederasyonların aldığı 26 Mayıs genel grev kararı var.
                  AKP’nin ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal politikalarına karşı tüm güçleri birleştirmenin en kapsamlı ve en meşru zemini olarak, 26 Mayıs’ta güçlü bir eylem ve dayanışma sergilemeye ihtiyacımız var.
                    Ezilen ve sömürülen güçlerin ortak hareketinin zemini olarak, 26 Mayıs’ı değerlendirme yeteneği göstermek, aynı zamanda önümüzdeki sürecin güç birliğine de olanak sunacaktır. Emek, barış ve demokrasi güçlerinin birliği için 26 Mayıs önemli bir olanak sunmaktadır.
               AKP’nin ve CHP, MHP gibi işçi ve emekçi düşmanı ve karşıtı partilerin politikalarını alt ederek, demokrasi ve halk alternatifi yaratmanın yolu, emekçilerin talepleri üzerinden harekete geçmekle mümkündür.
                      26 Mayıs genel grevi, 1 Mayıs’ta olduğu gibi başta Kürt ve Türk işçi ve emekçileri olmak üzere, ezilen ve sömürülen tüm güçlerin bu gidişata dur dedikleri bir gün olabilirse, aynı zamanda gelecek için önemli bir adım atılmış olur.
10  Diğer Konular / Paylaşılası Yazılar / Ayrımcılık zehri... :
‘Ayrımcılık zehri toplumu etkiledi’
           İNSAN Hakları Derneği (İHD), Muğla Üniversitesi’nde öğrencilere yönelik saldırılara tepki gösterdi.
          İNSAN Hakları Derneği (İHD), Muğla Üniversitesi’nde öğrencilere yönelik saldırılara tepki gösterdi.
              Manisa Demirci’de Kürt kökenli öğrencilerin evlerinin basılmasından sonra, Muğla Üniversitesi’nde yaşanan olaylar ve sorunlar devam ederken, Eskişehir’de 13 Mayıs gecesi benzer bir olay yaşadığına dikkat çeken İHD, yaptığı yazılı açıklamada, avukatların Muğla’da yaşanan olaylara ilişkin dosyanın içeriğine erişemediklerini belirtti.
                  Açıklamada, Muğla kent merkezine gelen kalabalık gruplar nedeniyle Kürt kökenli öğrencilerin can güvenliği olmadığı vurgulandı.
KUTUPLAŞMA ARTTI
                 Ülkenin, Kürt sorunu nedeniyle otuz yılı aşkın süredir büyük bir yıkım ve acı içinde olduğu vurgulanan açıklamada, sorunun şiddet politikalarıyla aşılmaya çalışılması eleştirildi.
               Açıklamada, “Şiddet uygulama politikalarının devamından yana olan militarist çevrelerin tutum ve söylemleri, ırkçı milliyetçi refleksleri güçlendirerek toplumsal kutuplaşmayı, yarılmayı daha da derinleştirmektedir” denildi.
HALKLAR BİRBİRİNİ KIRMASIN
                Açıklamada, giderek tırmanan askeri operasyon ve silahlı çatışmaların yol açtığı şiddet ortamının ve yeni ölümlerin, toplumsal kutuplaşmayı daha da derinleştirme tehlikesi yarattığının altı çizildi. Açıklamada, kaygı verici bu gelişmeler karşısında başta siyasi iktidar olmak üzere, herkes ve her kesim sorumlu ve duyarlı olmaya çağrıldı.
(Ankara/EVRENSEL)


YAŞANANLAR PROTESTO EDİLDİ

              Muğla’da yaşanan polis ve ülkücü saldırıları ile ilgili Eğitim Sen Muğla Şubesi’nde bir basın açıklaması düzenlendi. Açıklamaya sendikalar, siyasi partiler ve kitle örgütleri katıldı.
              Kurumlar adına ortak açıklamayı Eğitim Sen Şube Başkanı Cahit Yaka yaptı. İki gündür resmi makamlardan yapılan açıklamaların Muğla’da yaşanan olayları aydınlatmaktan uzak olduğunu belirten Yaka “Uzun yıllardır Muğla Üniversitesi’nde yaşananlar, Muğla’da ve üniversitede konuşlanan faşist çevrelerin muhalif solcu, Kürt kökenli öğrenciler üzerinde sürdürdükleri örgütlü baskı taciz şiddet eylemlerinin açık bir sonucudur” dedi.
                Bugün de aynı senaryonun yazılmaya çalışıldığını vurgulayan Yaka “Bu olayın altında yatan amaç açıktır. Kardeşçe ve özgürce yaşanan bir kenti kaosa sürükleyip şiddetten beslenen faşist güçleri egemen kılmaktır” diye konuştu.
                  İzmir’de de Konak Sümerbank önünde bir araya gelen siyasi parti, dernek ve kitle örgütü temsilcileri, son olarak Muğla’da yaşanan olaylar sonucu Üniversite Öğrencisi Şerzan Kurt’un yaşam savaşı verdiğini belirterek, olayların sorumlularının yargı önüne çıkarılmasını istedi.
11  Diğer Konular / SAĞLIK / Saglıkta devrim dedikleri ŞEY.... :
           Sağlıkta devrim dedikleri şey bu olmalı
          Size yüksek tansiyondan beyin kanaması geçiren bir hastanın yaşadıklarını anlatacağım.
            Size yüksek tansiyondan beyin kanaması geçiren bir hastanın yaşadıklarını anlatacağım.
              07.04.2010 tarihinde, Yalova’da yaşayan 35 yaşındaki Hacer Albar saat 15.15’te fenalaşarak Yalova Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Hastaya çekilen tomografi sonucu yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması geçirdiği anlaşıldı ve tanı konuldu.
              Beyin ameliyatı yapılması gerektiği söylenildi. Hastanede bu ameliyatı gerçekleştirecek teçhizat olmadığından dolayı hastanın tam teşekküllü bir hastaneye sevki istendi. Ne yazık ki İstanbul’daki devlet hastanelerinin hiçbiri “yerimiz yok” deyip hastayı kabul edemeyiz demişlerdir.
                Bunun üzerine hasta yakınları hastane bulmak için torpil arayışları içine girdiler. Sağlık Bakanlığı arandı. Sağlık Bakanlığının 184 No’lu Sağlık Danışmanlığı arandı. Gebze Anadolu Hastanesi’nin hasta kabul edeceğini, hiçbir katkı payı almayacağını söyledi. Hasta yakınları Gebze Anadolu Hastanesi’ni aradılar.                 
             Hastane yetkilileri hastayı buraya getirdiğiniz takdirde 5 bin TL teminat alırız, aksi takdirde hastayı kabul edemeyiz dediler. Tabii bütün bunlar yapılırken hasta saatlerce Yalova Devlet Hastanesi’nde kanamalı halde sedyede bekletildi. Saatler sonra Bursa Belediye Başkanlığı tarafından bir torpil bulundu ve hasta Bursa Devlet Hastanesi’ne nakil yapıldı.
                 Hasta geç müdahale etme sonucu hayatını kaybetmiştir. Hükümetin allayıp, pullayıp piyasaya sürdüğü, adına da “sağlıkta devrim” dedikleri şeyin 35 yaşındaki Hacer Albar’ın bu acı duruma gelmesine mal olduğunu görüyorum.
Anadolu Yakası’ndan sağlık çalışanı (İstanbul)
12  Diğer Konular / Güncel Gelişmeler / Çam devirmeye devam.. :
Çam devirme’ye devam!
      “Çam devirmek” deyimi, günlük dilde, biraz abartılmış”densizlik” olarak anlaşılır. Bu yüzden de sık sık “çam deviren” kişi, biraz alayla karşılanır ve söyledikleri de çoğu zaman ciddiye alınmaz. Ancak “çam deviren” politik bir şahsiyetse; “çam devirme” çoğu zaman gerçeğin itirafı olarak ortaya çıkmaktadır.
             Türkiye’nin siyasi yaşamından; Cevdet Sunay, Yıldırım Akbulut, Tansu Çiller gibi “çam devirme”nin başarılı simaları gelip geçmiştir. Biraz gayret ederse Başbakan Erdoğan da bu “çam devirme” üstatlarının yanındaki mümtaz yerini alacak görünmektedir.
           Çünkü Başbakan Erdoğan, biraz öfkelenip de danışmanları tarafından yazılmış metin dışına çıktığında, “çam devirme”den edemiyor.
           Son iki haftada bile Başbakan üç kez oldukça büyük çamlar devirdi!
Örneğin Başbakan, gazetecilerin soruları karşısında; CHP’nin “Anayasa değişikliği” için yaptığı öneriyi, “Şark kurnazlığı” olarak suçladı. Ama sözü burada bırakmayıp; ne demek istediğini açıklamak ihtiyacı duyunca, “Şark kurnazlığına kalırsa biz daha iyisini yaparız” diye yine büyükçe bir çamı devirdi!
           Yine TOBB’un toplantısında; Başbakan adeti olduğu üzere, patronları ülkenin gelişmesinin tek dinamik gücü olarak övdükten sonra, “Her işveren bir işçi alsa işsizlik üç puan düşer. Ne yani bunu yapamaz mısınız; elbette yapabilirsiniz. !..” diyen Başbakan, patronlardan olumlu “elektrik” alamayınca pusulayı şaşırdı; metin dışına çıkıp, Başbakan değil de sorumluluğunu bilen bir işçi sendikası temsilcisi gibi patronlara verip veriştirdi. Patronların ne aşırı sömürücülüğü, ne kayıt dışı işçi çalıştırmalarını bıraktı; kendi emek düşmanı politikalarının sorumlusu olarak da patronları suçladı!
          Böylece çam devriliyor; ama bu sefer patronların üstüne devriliyor; nasıl bir sömürü siteminin işlediğine dair gerçekler, bir anda Başbakan’ın ağzından ortalığa saçılıyor!
          Ve nihayet, 23 Nisan Çocuk Bayramı vesilesiyle “koltuğunu devrettiği” Elgin Koçubaba’nın “Ben konuşmama başlayabilir miyim?” sorusu üzerine Başbakan; “Artık yetki senin. Asarsın, kesersin her şeyi yaparsın!” diye yine son büyük çamı devirdi!
            Allahtan, Elgin Koçubaba, “Üzülerek söylüyorum Başbakanıma katılmıyorum” diye devrilen çamın altındaki gerçeğin, çocukların bile göreceği kadar büyük olduğunu gördüğünü ifade ediyor.
           Başbakan Elgin’den bir şeyler öğrendi mi bilmiyoruz. Ama Başbakan Erdoğan’ın bir bayram havası gevşekliği içinde söylediği ve “çam devirme” olarak görünen sözleri aslında bir şakadan çok bir itiraf mahiyetindedir. Çünkü Başbakan böylece Başbakanlığı, “Astığı astık kestiği kestik” bir makam olarak anladığını göstermiştir.
           Bugüne kadar verdiği tepkilerden, çıkarmak istediği yasalardan da anlaşılmaktadır ki; Başbakan’ın en çok öfke duyduğu kişiler ve güç odakları, onun bu keyfiyetle Başbakanlık yapmasını engelleyenlerdir. Ve Başbakan bu, kudretini sınırlayanları, “düşman”, “Yok edilmesi gereken hedef” ilan etmektedir.
                Anayasa Mahkemesi’ne, Danıştay’a ve öteki yargı kurumlarına “düşmanlığı” bundan kaynaklanmakta, bu yüzden de “yargı reformu” adına bu kurumları denetlemeyi ve hizaya getirmeyi amaçlamaktadır. Ya da onun sözü üstüne söz söyleyen TEKEL işçilerine de aynı nedenle öfke kusmaktadır!
           Kim Başbakan’ın, hükümetin yetkilerini sınırlıyorsa onları “milli iradeye” karşı göstererek de bu “Astığı astık, kestiği kestik Başbakanlık” anlayışının zeminini genişletmek istemektedir.
            Evet, Başbakan Erdoğan’ın “Seçilmiş bir padişah olma” isteği o kadar güçlü ki, saklayamıyor, bunu “çocuk bayramı”nda, çam devirmeyi göze alarak bile belli ediyor.
          Bu iki haftada yaşanan üç örnek bile gösteriyor ki, sıradan insanlar için alay ve inan sorunu yaratan “çam devirme” huyu, sermaye siyasetçileri için gerçeği itirafın belki de tek yolu olarak önem kazanıyor.
             Bu yüzden de “Başbakan çam devirmeye devam etsin” diyoruz!
13  Diğer Konular / Güncel Gelişmeler / Aslolan mücadeledir :
Aslolan mücadeledir
                       1 Nisan 2010; yani dün, TEKEL işçilerinin Ankara’yı terk ederek mücadeleyi memleketlerine taşıdıkları günün birinci ayıydı. Ve önceden alınan kararlar doğrultusunda 1000 dolayında TEKEL işçisi, Türk-İş’in önüne gelecek ve eylemlerini değerlendirip bir gün sonra tekrar memleketlerine dönecekti.
                     Ancak hükümetin emriyle olacak; Ankara Valiliği, önce işçileri Ankara’ya sokmak istemedi; sonra da Türk-İş’in önüne almak istemedi. Türk-İş binasını polis kuşatması altına aldı.
                Öyle anlaşılıyor ki, AKP Hükümeti’nin TEKEL işçisine duyduğu düşmanlık bitmemişti ve TEKEL işçilerinden, 78 günlük mücadelenin rövanşını böyle almak istiyordu.
               Ama TEKEL işçilerinin mücadelesini de yeniden kamuoyu gündemine getiren 1 Nisan eylemi, bu yazı yazılırken işçilerle polis arasındaki Türk-İş önüne girilip girilmemesi tartışması biçiminde sürüyordu.
                  Ve TEKEL işçilerinin eylemlerinin böyle yeniden gündeme geldiği gün, 4-c bu sefer de şeker işçileri üstünden gündemdeydi.
Dün gazetemizde manşetten verildi: Şeker fabrikalarında, genel müdürlük, işçilere 4-c’ye geçmeleri için başvurmaları gerektiği doğrultusunda bir genelge yayımlamıştı.
              Gazetemize konuşan Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı İsa Gök, bu genelgenin yasadışı olduğunu öne sürerek, “Özelleştirmesi yapılmamış bir yerdeki işçilerin 4-c’ye başvurmalarının hukuki bir dayanağı yoktur. 4-c ile ilgili konunun muhatabı onlar değil zaten. Biz bu genelgeyle ilgili bir işlem yapmadık” diyor.
Kuşkusuz henüz özelleştirmesi yapılmamış olan bir işletmede işçilerin 4-c’ye geçirilmesi için genelge yayımlanmasının yasal bakımdan anlamı yoktur. Ama bu genelge yayımlandığına göre, genel müdürlük ve hükümet bakımından bir anlamı olmalıdır!
                Çünkü bürokrasi ve hükümetler, boş yere genelge yayımlamazlar.
Bu amaçlardan birincisi, işçiler arasında şimdiden bir tartışma açarak, zaman içinde bir bölünme yaratmaktır. Bunu hükümet, muhtemel bir “TEKEL direnişiyle” karşılaşmamak için henüz fabrikalar faal ve işçiler arasında organik bir bağ yokken tedbirler almak için yapmış olabilir. İdarenin ikinci amacı ise şeker fabrikalarındaki özelleştirmeyi bir oldubittiye getirerek, işçileri hızla bir tercih yapmaya zorlamak olabilir.
        Elbette genelge yayımlayanların, bugün bizim tahmin edemeyeceğimiz daha “derin” amaçları olabilir. Ama şu kesindir ki; bu genelgenin işçiden, sendikadan yana olumlu bir amacı olamaz. Tersine, bu genelge; işçiler için, emek mücadelesi için “uğursuz bir genelge”dir. Bu yüzden de, işçiler de sendikaları da bu genelgeyi ciddiye almalı ve muhtemel sonuçlarına karşı şimdiden bir mücadele başlatmalıdır.
 M.Çaralan
14  Diğer Konular / Edebiyat / Şeytan....... :
ŞEYTAN:


        Günlerden bir gün şeytanın yolu bir köye düşmüş... Keyfi yerinde olan şeytan, sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineği sağan genç bir kadını uzaktan izlemeye başlamış.
        Şeytan, kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş.
              Buzağı bu, az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış.  Buzağı yerinde debelendikçe boynundaki ip biraz daha gevşemiş ve sonunda yular hepten çözülmüş. Koşarak annesini emmeye giden buzağı, süt kovasına çarpmış ve bütün sütler yere dökülmüş. Sağdığı süt ziyan olunca siniri tepesine çıkan genç kadın, eline geçirdiği odunu buzağının kafasına vurmasıyla yavru kan içinde yere yıkılmış. Yavrusuna saldırılmasına kayıtsız kalmayan inek bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.
        Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görüp, elindeki tüfekle ateş ederek ineği öldürmüş. Silah sesini duyan koca koşup gelmiş. Karısını yerde cansız yatar, babasını da elinde tüfekle görünce belinden silahını çekip, tek atışta babasını öldürmüş.
        Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen, karısını ve babasını kaybeden  genç adam bu kadar acıya dayanamayacağını düşünüp, bir kurşun da kendi kafasına sıkarak canına kıymış.

        Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan;  ''Bu felaketi de bana yüklerler...Buzağının ipini gevşetmekten başka ben ne yaptım şimdi''

        Kıssadan hisse;

        Birileri son zamanlarda kurumlar arasındaki sinsi savaşı önlemek bir yana daha da ateşlenmesi için körüklemeye devam ediyor bu memlekette. Birileri buzağının ipini gevşetti.. Süt kovası desen, çoktan devrildi. Peşinden oluşacak her türlü kötülüğü siyaset cambazlığıyla başka yerlere yamamak isteyenler pişkince soracaklardır: Biz ne yaptık şimdi..?..
15  Diğer Konular / Edebiyat / Necati Dogru neden istifa etti... :
Necati Doğru Neden İstifa Ettiğini Anlattı
▄▄▄▄▄► http://atakitapdunyasi.tr.cx ◄▄▄▄▄▄ Kaynak: Odatv
Süre:3:37
Sayfa: [1] 2 3 ... 9



', $txt['smf52'], '
'; } // Don't show a login box, just a break. else echo '
'; // Show the "Powered by" and "Valid" logos, as well as the copyright. Remember, the copyright must be somewhere! ?>
Pagerank
Powered by SMF 1.1.4 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Joomla Bridge by JoomlaHacks.com