Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.
Anasayfa Haber Arsivi Ana Sayfa Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt
Duyurular: Forum anasayfasında, sayfanın en altında en son gönderilen mesajlar linki olduğunu gördünüz mü?
  Mesajları Göster
Sayfa: [1] 2 3 4
1  Diğer Konular / Edebiyat / Canan öldü..... :
Canan öldü, Recep felç...
          Canan da, Recep de birer çocuk.
Başbakan, 12 Eylül Askeri faşist darbesi döneminde asılan gençleri gündeme getirip, göz yaşları arasında oy isterken, Van’da ve Diyarbakır’da çocuklar ve gençler asker ve polis kurşunlarına hedef oluyordu.
         Erdal Eren ve Necdet Adalı’yı gündeme getirerek halkın, ilerici ve devrimci çevrelerin desteğini kazanmak için demagojiye sarılan Başbakan, Bölge’den gelen ölüm haberleri karşısında sessizliğini koruyor.
         AKP hükümetinin TSK ile mutabakat içinde hareket ettiği Bölge’de şiddet ve kan dinmiyor. AKP politikaları can almaya, çocukları katletmeye devam ediyor.
               Operasyonların sürdüğü, çatışmaların devam ettiği Bölge’de Kürt çocuklarının ölüm haberleri eksilmiyor.
               Askeri operasyonların dinmek bilmediği, her alanın atış alanına dönüştürüldüğü Bölge’den her gün çocuk haberleri alıyoruz. Çocuklar polis ve askerlerin, askeri mühimmatın, patlamamış mermilerin kurbanı olmaya devam ediyor.
             Kürt çocukların potansiyel suçlu sayıldığı Bölge’de bilerek, bilmeyerek, kazayla, kasten... ama bir vesileyle çocuklar ölmeye, öldürülmeye devam ediyor; kurşunlara hedef olmaktan, ölmekten ve sakat kalmaktan kurtulamıyorlar. En şanslıları ise hapislerde çürümeye terk ediliyor.
        Binlercesi cezaevine kapatılan çocuklar için kısmı değişiklik yapılarak ‘Örgüt üyeliğinden yırtmaları’ sağlanmış olsa da, görünen o ki, şiddet ortamı sürdükçe, çatışmalar devam ettikçe, Kürt çocukları çocukluklarını yaşayamayacaklar.
               Önceki gün, 16 yaşındaki Canan Saldık Van’da piknik yaparken, MG-3 silahına ait olan merminin başına isabet etmesiyle hayatını kaybetti.
           Canan’ın, benzeri nedenlerle hayatını kaybeden kaçıncı çocuk olduğunu bilmek zor.
Bu tür olayların dökümü bile yapılmıyor.
               Van Merkeze bağlı Kurubaş köyü piknik alnında bir çocuk daha asker mermileriyle hayatını kaybeden Canan da Ceylan gibi savaş ortamının kurbanı oldu.
              Aktarıldığına göre, Hacıbekir Kışlası’na yakın bir bölgede piknik yapan Saldık ailesi, akşam eve dönmek üzere hazırlandıkları sırada çocuklarının gözleri önünde yıkılıp kalmasıyla şaşkına döndü. Atış talimi yapılan kışladan gelen mermi, küçük Canan’ın canını almaya yetti.
Ceylan Önkol ve daha bir çok çocuk böyle öldü, böyle öldürüldü.
             AKP hükümeti demokratikleşme edasıyla hazırladığı değişiklik paketine ‘Evet’ oyu toplarken bile çocuklar ölmeye devam ediyor.
            17 yaşındaki Recep Çelik ise, Diyarbakır’da gece sokakta polis olduğu sanılan iki kişinin silahlı saldırısına uğradı. “Omzundan tutarak sırtıma iki el ateş edenlerin polis olduğunu düşünüyorum” diyen Recep Çelik yaşıyor, ancak felç oldu.
       Başbakanın daha önce Diyarbakır’da gelişen sokak hareketi karşısında “Çocuk da olsa, kadın da olsa, güvenlik güçlerimiz gereğini yapacaktır” dediğini biliyoruz. Bu açıklamadan sonra gerçekleşen çocuk ölümlerini de unutmadık.
             7 yaşındaki Enes’in polis kurşunlarıyla öldürülmesini, Diyarbakır sokaklarında yatan cansız bedenini unutmak ne mümkün.
                   Peki tüm bu gelişmeler olurken bu ülkede başbakanlık yapan birilerinin, demokrasi yanlısı olması, haktan, adaletten hukuktan söz etmesi, ederse de inandırırcı olması mümkün müdür?
               Başbakan Erdoğan, önce 8 yıldan bu yana benzin taşımaya devam ettiği ateşi söndürmelidir.
Önce Kürt sorununda halkın taleplerini karşılamalıdır. Operasyonları durdurup, çatışmaları bitirmelidir.
                 Savaşa tam gaz devam eden, yeni silahlar satın alan, imal eden, yeni bir özel savaş ordusu hazırlayan, insan öldürmek için her şeyi seferber eden birilerinin, 12 Eylül’de idam edilenler için yüreği sızlamaz.
2  Diğer Konular / Eğitim / Hem aglar hem aglatır... :
Hem ağlar hem ağlatır
               Başbakan Erdoğan’ın yasama yılının son toplantısında 12 Eylül idamları üzerine konuşurken ağlaması sert tartışmaları da beraberinde getirdi. Samimiydi, rol mü yapıyordu tartışmasının ötesinde bir boyuta dikkat çekmek isterim.
          Toplumun bazı kesimlerinin payına sadece ağlamak düşer. Bazıları sanki kendilerine ağlatma hakkı tanındığına inanmıştır. Başbakan iki rolü birlikte üstlenenler kategorisindedir.
               Zulmü var eden, devam ettiren de tam bu kategoridir. Hayat sadece zulmedenler ve zulme uğrayanlar biçiminde keskin çizgilerle ayrıştırılabilseydi, her şey çok daha net görülür, herkes saf tuttuğu yere göre muamele görürdü. Bir ara grubun varlığı, bir yandan direnişi kırarken, diğer yandan zulmün kendisini daha yumuşak yüzü ile yenileme vesilesi olur.
                  Hayatın bir yerinde zulme uğrayanlardan yana göz yaşı döküp, öbür yanda yeni mazlumlar üreten uygulamalara imza atmak psikolojik dengesizlikleri de beraberinde getirir.
                   Bu kişilik bozukluğu, dengeyi zalimlerle mazlumlar arsında kurma eğilimine dönüşür. Oysa denge sadece adalet ekseninde aranmalı, zalimle mazlum arasında adalet ile tavır belirlenmelidir.
                27 Mayıs sonrası idamlara ağlayanlar arasında 12 Mart sonrası idamlara alkış tutanlar da vardı. Aynı şekilde 12 Eylül’de her iki gençlik hareketinden idam edilenler için üzülenler, “Ama onlar teröre alet olarak bu cezayı hak etmişlerdi” diyebilmektedir. Bu gün resmi olarak idam cezası kaldırılmış ve bu bir devlet politikası olarak kamuoyuna kabul ettirilmiştir.
                İran’da, Çin’de Amerika Birleşik Devletlerinde idam cezası uygulanmaya devam ediyor. Türkiye bu ülkelerle ilişkilerinde bu konuyu bir sorun olarak görme eğilimi bile taşımıyor. Oysa idamın bir ceza biçimi olamayacağını birazcık içselleştirmiş bir siyasal akıl söz konusu olsaydı bu konu önemli bir dış politika kriteri olarak görülebilirdi.
                Aynı şekilde ülke içindeki yargısız infaz vakaları, gözaltında ölüm vakaları idam cezasından çok daha insanlık dışı uygulamalar olarak gündeme taşınabilirdi. Ancak ne yazık ki muhalif çevrelere reva görülen kimi muameleler, ne hükümetin ne de merkez partilerin anlam dünyasında karşılık bulamamaktadır.
                Galiba onlar için göz yaşı dökecek duyarlılığa sahip bir başkana sahip olabilmek için de yeni bir otuz yıl beklememiz gerekecek. Öyle ya kimse kendi ayıbını görmeye niyetli gözükmüyor
3  Diğer Konular / Tarih / Hayırlı olacak mı?? :
VEDAT İLBEYOĞLU-vedatilbey@yahoo.com
Savaş AKP’ye hayırlı olsun!
“Aktif dış politika…Model ülke…İsrail’i dize getiren, ABD’ye kafa tutan güç…” hoş sadalarıyla tüketilen gündemlerden sonra, geldik yine o kaskatı gerçeğin karşısına…
Aç tavuk kendisini darı ambarında görebilir ama Türkiye’yi yönetenlerin bu özdeyişdeki tavuk kadar bile ‘gerçekçi’ olmadığı bir kez daha ortaya çıkmış durumda.
Gerçek, Kürt sorunudur ve Türkiye kendi gerçeğiyle yüzyüze, burun buruna yine…
Şu son ‘eksen kayması’ tartışmaları sırasında AKP’li Meclis Başkanı şöyle demişti: “Türkiye 780 bin kilometrekare üzerine kurulu bir ülkedir. Öyle kayma falan olmaz, yerli yerinde duruyor…”
Bu ironik sözlerin işaret ettiği yaklaşımın, başta sıraladığımız o aç tavuk hayallerinden daha ‘tatminkar’, daha ‘nesnel’ olmadığı söylenemez herhalde.
Peki, ABD ve Batı eksenini kasteden bu ‘yerli yerinde duruyor’ ifadesinin, Kürt meselesindeki devlet pozisyonunu da içerdiği açık değil mi?
Evet, bu meselede de eksen meksen kaydığı yok, çivi gibi saplanılıp kalınmış ‘savaş konsepti’ yeniden memleketin üzerine boca edilmekte.
‘Açılım’ süreciyle Kürt sorunundaki geleneksel devlet eksenini kaydıracağını düşünen AKP Hükümeti, şimdi savaş kostümleriyle sahnede artık…
Sıra AKP’de yani!
‘Açılım’ dediğini KCK operasyonuna dönüştürerek Kürtlere siyaset alanını daraltıp boşluğu dolduracağını zanneden AKP, bu mantığın doğal sonucu olarak şimdi ‘savaş hükümeti’ pozisyonunda...
Yeniden başlayan savaşın siyasi sorumluluğu AKP’dedir.
AKP, ‘Kürt meselesini çözeceğim’ söyleminden bin pişman, ‘açılım’ söylemiyle birilerine verdiği ‘geçici rahatsızlıkları’ telafi etmek için canla başla savaşa adapte olmuştur.
Habur’dan girerken sorgulandıkları ve serbest bırakıldıkları aynı mahkemeye bu kez Diyarbakır’da çıkarılarak tutuklanan Barış grubu üyelerine sorulan “Pişman mısınız?” sorusu aslında AKP Hükümeti’ne sorulmuştur!
Barış mücadelesinden pişman olunmazdı elbette ama onlara bu soruyu sorduranların içine girdikleri “ne halt ettik de bu açılım işine bulaştık” pişmanlığı o kadar açıktan sırıtıyor ki…
Ne diyelim; devletin derinliklerinde AKP’nin yararlanabileceği bir “pişmanlık yasası” vardır herhalde!
Başbakan’ın son konuşmalarını dinleyin, tam pişman olmuş bir ‘itirafçı’ pervasızlığı ve keskinliği içermektedir zaten.
Açılımcı oyalamacılık, “Terörle mücadele” ezberine bırakmıştır yerini:
“Terörle mücadele eden asker ve polisimiz adeta şahadete koşar gibi koşmaktadırlar…” !
Bu ölüm güzellemesiyle Başbakan, ‘haydi savaşa’ demekten başka neyi önermiş oluyor ki?
Artık, ‘açılım’ın derininde saklı ‘tasfiyeci savaş’ çırılçıplak ortaya çıkmış, diplomatik bir barışçı söyleme bile yüz verilmemektedir.
Habur girişleri sonrası sevinen Kürtlere dönüp, “sil baştan ederiz ha” diye tehdit eden AKP, dediğini yapmış, sözünü tutmuş ve “sil baştan” başlamıştır.
Kaç yıl daha savaş sürsün?
Kaç bin kişi daha ölsün?
Cepheye sürülen yüzbinlerin dramı yetmedi mi?
Binlerce Kürt gencinin dağlara çıkması az mı geldi?
Bu soruların muhatabı artık ‘sil baştan’cı AKP’dir.
Şu uyumlu tabloya bakar mısınız:
Barış grubu içeri, Ahmet Türk’e yumruk atan faşist, ilk celsede, dışarı!
Tek başına, bu ‘uyum’dan bile okuyabilirsiniz savaş konseptini…
Ve AKP, bu tabloya bakıp huzur bulabilir…
Ama görülecektir ki, Kürtlerin hiçbir talebini karşılamadan onları kandırmaya çalışan, bunu başaramayınca da ‘sil baştan’ yaparak savaşın dümenine geçen AKP, bu gidişatın altında kalacak ilk adres olacaktır…
Ve bizim üzerinde düşünmemiz gereken bir başka önemli soru:
Bütün bu fütursuzluk, bu gözünü kan bürümüş haller, bu barışa geçit vermez zırhlar, nasıl bir toplumsal zeminden dayanak buluyor?
Egemeninin kepazeliğini yansıtan bu kan tablosunu tölare edebilen, ‘rıza’ gösterebilen Türk toplumunun, kirli savaşla yaralanmış bilinci ayakları üzerine oturtulmadıkça daha kaç savaş hükümeti gelip geçecek acaba?
Kimbilir!..
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
  Meclis Başkanı demişki,
- Genelkurmay doyurucu acıklama aypmalıdır...
  Sayın Meclis Başkanı Şahin efendi;
     Ordu Hükümetin emrinde degilmi?
 İşinize gelince Biz hükümetiz diye böbürleniyorsunuz ,işinize gelmeyince milletin karşısına orduyu dikiyorsunuz..Bırakın bu yalpalamaları artık.Gercek yüzünüzü gösterin artık.Millet zaten görüyor..
4  Diğer Konular / Güncel Gelişmeler / İsyan eden vatandaş............ :
             Bu terör zirvesinin yapılması için mutlaka bir PKK  toplu saldırısı mı olması gerekiyor.Zirve toplanıyor hep aynı karar aynı sözcükler.Gazze aslanı pısmış...Bu böyle biline...Basında buna benzer bir sürü cümleler....
BİR VATANDAŞIN İSYANINA KULAK VERELİM.
                 Ateş düştügü yeri yakıyor.Şu zirve toplantısı yapanların evlerine hiç ateş düşmüyor.Büyük işverenlerin Evlerine ateş düştügünü hiç duydunuz mu?
                Kimi gemiciklerle ugraşır ,kimi 16 yaşında Arabistan kralının dizinde resim verir,kimi Dünya bankasından dünyalıklarını alır,kimide  GDO lu mısır işinde fırsatları gözler.
--------------------------------------------------------------------------
             Şehidin ağabeyinden AKP'ye büyük öfke 
Keşanlı 20 yaşındaki Komando Er Mustafa Kayın'ın baba ocağı taziye için gelenlerle dolup taşıyor

                   HAKKARİ'nin Şemdilli İlçesi'nde PKK'lı teröristlerle girilen çatışmada şehit olan Keşanlı 20 yaşındaki Komando Er Mustafa Kayın'ın baba ocağı taziye için gelenlerle dolup taşıyor. Oğlunu kaybettiği için büyük üzüntü yaşayan baba Süleyman Kayın, Babalar gününde en güzel hediyeyi aldığını söyledi.               
               Şemdinli İlçesi, Günyazı Köyü'nün Irak sınırındaki Tanyolu Mezrası?ndaki sınır bölüğüne gece yarısı PKK'lı bir grup tarafından yapılan saldırıda şehit düşen marangoz kalfası 20 yaşındaki Mustafa Kayın'ın Edirne'nin Keşan İlçesi'ne bağlı Aşağı Zaferiye Mahallesi'ndeki baba ocağına düşen ateş sönmüyor.
               Dün aldıkları acı haberle yıkılan aileyi, yakınları ve rütbeli askerler sakinleştirmeye çalışıyor. Ailenin yaşadığı eve dev Türk bayrağı asılırken, fenalaşan anne Sevgi Kayın'a sürekli doktorlar müdahale etti.

                    Kardeşi ile gurur duyduğunu gözyaşları içinde anlatan ve pazarcılık yapan ağabey 27 yaşındaki Süney Kayın, "Şerefsizlere karşı ağlamayağız. Bende varım gelsin alsınlar beni de. Açılımı görsün. Alsın açılımını başına çalsın. Oğlu görmüş mü bir gün dağda bu sıkıntıyı. Bir gün sadece oğlu dağda askerlik yapsın. O da delikanlı gibi göndersin oğlunu. 365 milletvekili yollasın oğlunu dağa. 10 gün Burdur'da askerlik yapıp gelmekle olmuyor. Bir canımız gittiyse bende vermeye razıyım canımı. Açılım yapıyorsuz neyin açılımını yapıyoruz.
                 Yatakta bebeğe kurşun sıkan terörist başı 5 yıldızlı otel gibi yerde yatıyor. Açılım buysa hepinize yazıklar olsun. Ama ben ağlamıyacağım, o şerefsizleri sevindirmeyeceğim. Ben de bir canım, bende varım, çağırsınlar yine gideyim askere. Yinede vatan sağolsun." dedi.

EN GÜZEL HEDİYE BANA

              Çok üzüntülü olduğun söyleyen kamyon şoforü baba 55 yaşındaki Süleyman Kayın, "Allah kimseye böyle acı göstermesin. Her şey vatan için, konuşacak bir kelime yok. Hergün televizyonda bağırıp durmasın. Çıksın meydana mertçe konuşsun, açılım yaptı, ne yaptı herkesi kudurttu."dedi. Bugün babalar günü olduğunun hatırlatılması üzerine Süleyman Kayın, "En güzel hediye bu bana"dedi.

ANALARI AĞLATANLAR RABBİM PERİŞAN ETSİN

              Sürekli ağlayan ve komşularını desteği ile ayakta durmaya çalışan ev hanımı anne Sevgi Kayın ise, "Nasıl ağlamıyayım dostlar, gitti oğlum. Ağlayan gözyaşlarımızı nasıl ödeyecekler, ödeyemezler. Anaları ağlatanlar rabbim perişan etsin.
                 Bugün nasıl babalar günü olsun ki, nasıl babasının günü olsun. Çok acı bir gün. Yavrumu ayağımla götürdüm, bayraklarla gelecek. Allah bu acıyı kimseye yaşatmasın. 2 tane yavrum vardı çok değil. Aslanlar gitti yavrum."diyerek gözyaşlarına boğuldu.(Vatan gazetesi)
 
5  Diğer Konular / Kültür / Sanat / 1Mayıs......İşci Bayramı...... :
               1 Mayıs
            Ne demiş eskiler?
“İnsan buğday başağına benzer, olgunlaştıkça eğilir.”
            Diklik, hamlığın belirtisidir. Dikliği “cehaletini bilememe” besler. Kendisini başkalarından üstün görmeyen insan, her türlü sevgiyi, hürmet ve saygıyı hak ediyor demektir.
             Ham insanın cahiline bir de “iktidar olma hırsı” eklenirse ve her nasılsa iktidar da böyle bir zat-ı muhteremin eline geçerse ne olur?
             Bir kere; daha akıllılar, ellerini taşın altına koymadan iktidarı destekliyor olmanın nimetlerinden sınırsızca, insafsızca faydalanırlar. Bu kirli iş birliğinin iktidarda kalması için ülke içinden türlü entrikalarla alınan destek yetmez. Dış destek şarttır.
                 “Dış destek” denen şey, biraz manevi ama çoğunlukla maddidir. İleride kat kat geri alınmak üzere para muslukları açılır ve yandaş ekibin iktidarda kalabilmesi için ipler gevşetilir. Bu destek zaman içinde, kirli iktidarların gaflet ve delaleti ile açıklanamayacak kadar ileri boyutlara götürülür. “Kader birliğinin” çerçevesi genişlemeye
                       “Dış destek” dipsiz kuyuya dönüşmüştür. Artık basit sömürü (?) sınırları dar gelmeye başlamıştır. Gelir-gider hesabında kendini kazançlı hissettiği durumlarda işi “işgal”e kadar götürebilir. Bu amaç için içinde yuvalandığı devlet mekanizmasını vurucu, itici, taşıyıcı güç olarak kullanmaktan çekinmez. Zaten o devleti de bu amacı için kendisi kurmuştur.
               “Dış destek” ve kirli yerli iş birlikçilerinin iktidar macerası, o ülkede artık “götürülecek” bir şey kalmadığı zaman sonlanabilir. Adına saldırgan kapitalizm de denen bu “dış destek”, sömürdüğü ülkenin halkında bıkkınlık yaratmamak ve umutları bitirmemek için “Yakında huzura ereceksiniz” masalını sık sık tekrarlar.
                  Gerektiğinde iş birlikçi kadrolarda ciddi değişiklikler de yapabilir ama tercih ettiği lider tipi genellikle aynıdır. Çünkü “dünya nimetlerinden en az faydalanma” felsefesine ulaşmış ve başı buğday başağı gibi eğilmiş liderin iş birlikçiliğine güven olmaz. Kıvırıverir.
          Kirli iktidarların değişmesinin en sağlam ve kalıcı yolu; o ülkenin halkının, işçilerinin, işsizlerinin, yoksullarının, gelecekleri çalınan gençlerinin mücadele çıtasını yükseltmeleri ve “Ne oluyor len?” demelerinden geçmektedir. Geniş halk kesimlerinin tek tek “Ne oluyor len?” demeleri yetmez.
         Hep birlikte bağırmaları gerekir. Ancak burada da ileri güçlerin “aynı sonu farklı yöntemlerle isteme” sıkıntısı “dış destekçilerin” ve “yerli iş birlikçilerin” imdadına yetişir.
          Bu nedenle 1 Mayıs, bayram değil sömürüye, emperyalizme, iş birlikçilere karşı direnişin, hep birlikte aynı şeyi tek bir cümle ile istemenin başlangıç günü olmalıdır.
6  Diğer Konular / Eğitim / Aşk yasagı.... :
                Aşk yasağı
              Geçen haftanın en önemli haberlerinden birisinin Ankara’da bir dershanede uygulanan ‘aşk yasağı’, haberi olduğunu düşünüyorum. Bu somut özel durumdan hareketle genel durumu ve konuyu değerlendirmeye geçelim.
               Otoriter bir sistemde aşkın yasaklanması da beklenir. Önce bunu belirleyelim. Sistemin teknik açıdan eleştirisini eğitimciler yıllardır yapıyor.
           Ama böylesini ilk kez duymaktayız:
           Aşk yasağı!
           Aşk yasağı ne işe yarar? Gerekçe tahmin edilebilir. Sizin ‘iyiliğiniz’ içindir yasaklar! Yasak gerçekten çocuğun, gencin başarısı için , buna inanıldığı için geliştirilmektedir. Bu noktada bir şüphe yok.
               Ama niyetten bağımsız olarak bu tür yasakların aykırı olduğu değerleri hatırlamak gerekir.
              Türkiye’de, insan onuruna aykırı yasalar sorunu vardır. Mesela dil yasağı böyle bir yasaktır.
Peki aşk yasağı?
             Aşk yasağı da insan onuruna aykırı bir yasaktır.
            Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan ve 1990 yılında yürürlüğe giren Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin12. maddesinde kendisini ilgilendiren konularda çocukların özgürce görüşünü bildirme hakkı var. Devletler de bu görüşlere gerekli ağırlığı verme yükümlülüğünde.
           Sözleşme’nin 13.maddesinde çocuğun ifade özgürlüğü, 14. maddede düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkı tanınmaktadır.
                 Buraya dikkat: 16. maddede şöyle denmekte: “1. Hiçbir çocuk özel yaşamına, aile yaşamına, konutuna ya da iletişimine keyfi ya da hukuka aykırı müdahaleye ve onuruna ve itibarına yönelik hukuka aykırı saldırıya maruz bırakılmayacaktır.
           2. Çocuk bu tür müdahale ya da saldırılara karşı hukuken korunma hakkına sahiptir.”
           Sözleşmenin 28. maddesinde eğitim hakkı düzenleniyor. Disiplin işlemleriyle ilgili 28/2. maddede şöyle deniyor: “Taraf devletler, okuldaki disiplin rejiminin çocuğun insan olarak saygınlığına /(onuruna) bağdaşır bir tarzda ve bu sözleşmeye uygun olarak uygulanmasını temin etmek üzere uygun/ (gerekli) bütün önlemleri alacaklardır.” (Sözleşmenin çevirisi için bakınız, Gemalmaz ,Mehmet Semih İnsan Hakları Belgeleri V, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi,İstanbul 2004, sayfa 176-231)
             Türkiye sözleşmenin tarafıdır. Anayasa’nın 90. maddesine göre de sözleşme hükmüne uymak zorunludur.
            Sadece çocuklar da değil. Yaşı 18’den büyük olup da dershanelere gidenler de var. Disiplin hükümleri çerçevesinde düşünülüyor anladığım kadarıyla. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Özel hayatın ve aile hayatının korunması” başlıklı 8. maddesi açısından da sorunlu bir durum var.
          Otoritenin gözleri aşkın üzerinde, kalbin atışlarını da dinlemek istiyor.
Hiçbir ulusal üstü insan hakları belgesinde bu konu düzenlenmemiş olsa da sonuç değişmez.
            Bırakın dershane, üniversite yönetimlerini hangi diktatör, hangi kral, hükümdar yasaklayabilir ki aşkı? Hangisi başarabilmiş ki bunu?
Hangi yasa yasaklayabilir ki aşkı?
            İnsan onuruna aykırı yasalar sorunu görüldüğü gibi, yalnızca insanların klasik (bilinen) hakları konusunda çıkmıyor karşımıza. Olmayacak bir yerde ve konu ve durumda da çıkıyor.
            Çocuğa-gence bakış açımızdaki sorunlar nedeniyle; belki de farkında olmadığımız bir biçimde karşımıza çıkıyor.
          Aşk yasağı, çocuğun- gencin kalbine vurulan kelepçedir.
           Aşk yasağı, Türkiye’nin eğitim sisteminin özellikle üniversiteye yerleştirme sisteminin ne denli mekanikleştiğini, acımasız olduğunu ve çocukları ne denli ezdiğini göstermektedir.
           Eğitimde aşk yasağı, aynı zamanda ayrımcılık anlamına gelebilir.
‘Aşıksan eğitim hizmeti alamazsın! ‘Ben sana böyle bir hizmet vermem’ demek ayrımcılıktır.
Fırıncının ekmek vermemesi gibidir.
               İnsana düşüncesi ve duyguları nedeniyle ayrımcılık yapılması kabul edilemez.
            “Aşkı ertele, aşık olma, kalbini unut!” nasıl denir çocuğa, gence, insana?
Şaka gibi değil mi?
            Piyasa aşka da karar vermek istiyor olabilir mi?.Kazanma, başarma algısı, aşkı da tutsak etmek istiyor olabilir mi?
          Piyasa ağzıyla soralım:
-Ne dersiniz, aşk yasağı tutar mı?
7  Diğer Konular / SAĞLIK / Tam gün yasası kölelik yasasına dönüştü.. :
 Tam gün kölelik yasasına dönüştürüldü!
İzmir Tabip Odası (İTO), Tam Gün Yasası ile bu yasaya ilişkin çıkartılan yönetmelik arasında korkunç çelişkiler olduğunu açıkladı.
     
              Hekimlerin yoğun ve stresli bir gün sonunda başka bir mekanda çalışarak hastalarını görmesi ve tedavilerini üstlenmesinin mesaisini ciddi şekilde riske attığı ve verimliliğin sağlanamadığı gerekçesiyle çıkartılan Tam Gün Yasası ile bu yasaya ilişkin çıkartılan yönetmeliğin arasında kandırmaca düzeyinde farklılıklar olduğu belirtildi.
                İzmir Tabip Odası Başkanı Dr. Suat Kaptaner, İTO binasında düzenlediği basın toplantısında Tam Gün Yasası’nda hastanelerde verimliliğin sağlanamadığı gerekçesiyle hekimlerin mesai dışı başka yerlerde çalışmasının engellendiğini fakat Tam Gün Yasası ile ilgili çıkartılan yönetmelikte hekimlerin hastanelerde daha fazla mesai yapmalarının dayatıldığını söyledi.
                  Sağlık Bakanı’nın Tam Gün Yasası’yla ilgili kamuoyuna yaptığı açıklamalarla halkı kandırmaya çalıştığını belirten Kaptaner, “Aradan iki hafta geçmeden, hekimlere hafta içi, genel ve resmi tatil günlerinde hastanelerde 8-16 saat mesai dışı çalışma gündeme getirilmiştir. Sağlık Bakanlığı’nın nasıl günübirlik ve çelişkili politikalara imza attığını göstermektedir” dedi.
ACİL SERVİSLERDE KARMAŞA YAŞANIYOR
                    Hastaların muayene için acil servislere gitmesiyle ilgili ciddi karışıklığın ortaya çıkacağına dikkat çeken Kaptaner, “Hastalarımız oldukça yüklü olan tedavi ücretlerini karşılayamadığı için ücret alınmayan acil servislere yönelmektedir. Acil servislerin yükü bu nedenle artmış ve acil hasta olmayanlar ya da sadece reçete yazdırmak için acil servislere başvuranlar birbirine karışmıştır. Bu da acil hastalara verilmesi gereken hizmetin aksamasına yol açmaktadır.

                     Acillerde çalışan hekimler ise yaptığı işin önemi nedeniyle değil, baktığı hasta üzerinden yani performans üzerinden ücretlendirildiği için Sayın Başbakan’ın ‘Başvuran geri çevrilemeyecek’ emri nedeniyle gelen herkese bakmak zorunda kalmaktadır.

                    Buradan hekimleri çirkin şekilde suçlayan Başbakan’a, zorla uygulanmaya çalışılan mesai dışı poliklinik uygulamasının hangi sıfatla ifade edileceğini soruyoruz ve bu akıl dışı uygulamadan vazgeçmeye çağırıyoruz” dedi.
8  Diğer Konular / Eğlence / Verecen gari.. :

*


30 yaşlarında güzelce bir kadın, kucağında bebeğiyle, Ankara Garı’ndan otobüse biner. Yanına irikıyım bir adam oturur... Otobüs Kızılcahamam’a vardığında, kadın emzirmek için memesini açar, çocuğun ağzına dayar, çocuk direnir, başını çevirir, kadın sertçe uyarır, “Alsana yavrum, bak yoksa amcaya veririm...” Adam çaktırmadan gözucuyla bakar, önüne döner... Bolu’ya geldiklerinde, kadın yine memesini çıkarır, çocuk yine direnir, kadın yine uyarır, “Al, yoksa amcaya veririm haaa...” Adapazarı, İzmit, aynı replikler tekrarlanır... İstanbul gişelere gelindiğinde, kadın yine “Al, yoksa amcaya veririm” deyince, adam patlar... “Hanım hanım, vereceksen ver artık, Bolu’da inecektim, senin yüzünden buralara geldim!”


*


Fıkradır ama...

Açılım’ı anlatır.


*


Ya hiç açmayacaktın şekerim...

Ya da madem açtın, verecen gari.
9  Diğer Konular / Dini Yazılar / İslam,Adalet ve kapitalizm :
İslam, adalet ve kapitalizm
             Başbakan R. T. Erdoğan 16 Kasım’da Roma’da Dünya Gıda Güvenlik Zirvesinde hükûmetinin Türkiye’de uyguladığı politikalara tamamen ters düşen bir konuşma yaptı.
                       Kendi yurdunda sosyal güvenlik sistemine vergi gelirlerinden kaynak aktarmaya son vermeye çalışan, sağlık ve eğitim sektörlerini azar azar özelleştirip ödemeli hâle getiren, tarımda üreticilerden destekleri çeken, çalışma mevzuatında esnek istihdam ilişkilerini genişleten, vergi sisteminde ağırlığı dolaylı vergilere doğru kaydıran, kamuda ücret ve maaş zamlarını enflasyon oranının altında tutan, özetle birçok adaletsiz politika uygulayan AKP iktidarının başbakanı, Roma’da el âleme sosyal adaleti savundu.
                 Türkiye’de AKP’nin tek başına iktidara gelmesinin bir hayırlı etkisi oldu: sınıfsal menşei ne olursa olsun muhafazakâr Müslüman bir iktidarın ülkede adalet tesis edeceğine kani olan Müslüman emekçilerin gözünü açtı.           
                     Siyasal davranışında Müslüman inancını ve kimliğini öne çıkaran insanlar içinde, sınıf farkının, zengin-fakir, burjuva-emekçi farkının öneminin farkına varanlar artmakta; zulüm ve sömürünün kişisel davranış olduğu kadar mevcut sosyal düzenin neticesi olduğunu kabul edenler çoğalmaktadır.
                    Bu uyanışta Soğuk Savaş ortamının aşılması, İran İslam Devriminin ibretlik akıbeti de rol oynamış olmalıdır. Günümüzde muslumansol.net, fikirzamani.com gibi internet sitelerinin, doğudan gibi dergilerin, Mazlum-Der gibi örgütlerin çoğalması, faaliyetlerinin artması bu toplumsal bilinçlenmenin belirtisidir.
                Bu gelişmeye örnek olarak çarpıcı bir kitaba dikkat çekmek istiyorum. Kitabın ismi: İslam’ın Özü: Adalet. Muhammed Nur Denek’in yazdığı bu eserde bazı bölüm başlıkları, kitabın içeriği hakkında fikir vermektedir: Adalet (İslam’ın Özü); İnsan Toplum İlişkisi; İslam’ın Paylaşımcılığı; Paranın Yol Açtığı Toplumsal Sorunlar; İslam Sermaye Biriktirmeyi Yasaklar; Adaletin Yolu: Devrim; Sınıfsal Mücadele; Sosyal Mücadele. Kitabın yayım tarihi Ekim 2009dur, yani AKP iktidarda iken yayımlanmıştır.
LÜKS, ŞATAFAT VE
DEVRİMCİ MÜCADELE
                    Yazar eserde kapitalist toplumlardaki sosyal ilişkileri İslam açısından tahlil etmektedir. Giriş bölümünde şöyle yazmaktadır: “İslam’ın temel iktisadî kuralları aşırı fakirlik ve aşırı zenginliğin toplumda oluşmasını engellemeye dayalıdır.
                Toplumda aşırı fakirliğin ortaya çıkış nedeni zenginlerin, imkân sahiplerinin, işverenlerin, patronların, gayrimenkul ve toprak sahiplerinin, din adamı kisvesine bürünenlerin, siyasî iktidar sahiplerinin; sahip olmuş oldukları imkânları para hırsı, iktidar hırsı, daha lüks ve şatafatlı bir yaşama ulaşma arzularının ancak mahrumların, imkânı olmayanların, işçilerin, kiracıların, sermaye sahibi olmayanların emeklerini sömürmeleriyle mümkün olabilmesidir” (11.s.).
                   Yazar âyetlere, hadislere, tefsirlere ve İslam tarihine birçok atıf yaparak İslam’ın eşitlikçi olduğunu, paylaşmayı ve dayanışmayı emrettiğini anlatmaktadır. Gerçi bunu R. T. Erdoğan dâhil birçok kişi söylemektedir. Muhammed Nur Denek’i ayırt eden, paylaşmayı ve dayanışmayı gerçekleştirmenin de görev olduğunu vurgulamasıdır:
                      “İslam, yaradılış hedeflerinden uzaklaştıran tüm adaletsizlikleri şiddetle yasaklamakta ve bu zulümlere rıza gösterenleri de zulümde zalimlerin destekçileri olarak tanımlamaktadır… İslam zulme ve zalime rıza göstermeyi bu derece yasaklarken, haksızlıklara ve sömürüye başkaldırmayı, adaletsiz ve zalim yönetimlere (sistemlere) karşı isyan etmeyi ise Allah’a kulluğun zirvesi olarak tanımlamaktadır” (11.-12.s.).
                       Yazar kitabın sonunda sözünü bağlarken son cümleleriyle kitabın amacını ortaya koymaktadır: “Sorumluluğunu bilincinde olan, insani vasıflarını yitirmemiş adalet fedaileri, ilahî önderlerin takipçileri, özgürlük âşıkları olan devrimci şahsiyetler asla bu boyunduruğa müsaade etmeyeceklerdir. Adalet merkezli bir direniş sergileyecek ve zulmü yerle bir edeceklerdir. Zulme, haksızlıklara ve sömürünün her çeşidine karşı devrimci bir mücadelede buluşmak dileğiyle vesselam…” (91.s.).
NİYETTEN BAĞIMSIZ ALET OLMA HALİ
                          Bu fikirleri, dünyadaki gelişmeler çerçevesinde de değerlendirmek gerekir. Vietnam Savaşının sona ermesinden beri emperyalizme karşı sıcak çatışmaların odağı, Müslüman coğrafyadadır. Önceki gün Filistin’di, dün Irak’tı, bugün Afganistan… Müslüman ülkelerde muhtelif örgütler kapitalizmin merkez devletlerine, askerlerine, şirketlerine karşı siyasî mücadele yürütmekte veya şiddet eylemleri yapmaktadır.
                       En radikal örgütler şiddet eylemlerinde çoğunlukla kapitalizmin sembollerini ve münferit kurumlarını hedef almaktadır (New York’ta İkiz Kuleler, petrol boru hatları, lüks oteller vs.). Ya da El Kaide’nin Keşmir meselesine müdahil olması gibi, ulus devletlerinin toprak ihtilaflarında taraf tutmaktadırlar.
                  Siyasal İslamcı diye tanımlanan hareketler ekseriya kendilerini “kapitalizme, sosyalizme ve liberalizme karşı” diye tarif etmektedir. Bu vasıflandırmanın bir anlamı yoktur. Eşitsizliğin kaynağı olan üretim tesislerinde özel mülkiyet sorununa, toprakta özel mülkiyet sorununa; eşitsizliğin başka bir kaynağı olan miras sorununa; ücretli istihdam sorununa; insanın çalışma hayatında ezilmesine yol açan rekabet felsefesine karşı bu akımların bir çözümü, projesi yoktur.
                  Niyetleri ne olursa olsun, sonuçta bu akımlar sistemin âleti olmakta, onu takviye etmekte kullanılmaktadır.
OLGUNLAŞAN BİLİNCİN SİSTEMLİ İFADESİ
                         Buna mukabil, İslam’ın Özü: Adalet kitabı kısaca da olsa bu sorunları cesaretle ele almaktadır. Elbette 90 sayfalık bir kitapta kapitalizmin yol açtığı çetrefil sorunların tümüne çözümler sunmak mümkün değildir.
           Ama yazarın düzenin tartışmalı kavramlarını, kurumlarını (meselâ emeği, sermayeyi, sermaye birikimini, dikta rejimlerini, kamu menfaatini, kişinin mülkiyet hakkını, toprak ve doğal kaynaklar üzerinde mülkiyeti) İslam’ın adalet ilkesiyle yüzleştirmesi, bu dünyanın sorunlarını gerçekçi bir şekilde âdilane çözme azmini, cesaretini göstermektedir. Yazarı kutluyorum. Bütün önemli eserler gibi, bu kitap da toplumda olgunlaşan bir bilinci sistemli bir şekilde ifade ederken onu derinleştirmeye katkı yapacaktır.
Kurban Bayramınızı kutluyor; Bayramın eşitlik, kardeşlik ve paylaşma azmimizi bilemesini diliyorum.
10  Diğer Konular / Güncel Gelişmeler / Ynt: 25 Kasım grevine dogru................... :
    Sen cevap vermeğe değmezsin..Kendini biraz daha geliştir,okuduğunu doğru anlamaga çalış,sermaye nedir?nasıl oluşur,ekonomik sistemler nedir,Kapitalizm,sosyalizm nedir,eşit bölüşme nedir? Kulaktan duyma bilgiler le değil anakaynak olan kitaplardan okuyarak daha iyi öğrenebilirsin..Yetenek o kadarsa kendini de fazla zorlama...
11  Diğer Konular / Güncel Gelişmeler / Ynt: 25 Kasım grevine dogru................... :
  Memur nasıl fazla kazanıyor?Benim bildiklerim,akrabalarım var,ögretmenler,saglıkcılar var ne aldıklarını biliyorum...Gecen sene zam olarak 20-70 tl arası zam aldılar..
  Siz başka dünyadamı yaşıyorsunuz anlayamadım...
   Dünyada neden başkalarının hakkını yiyene bu dünyada hesap sorulmuyor?
   Sizin gibiler yüzünüzden....Mahşerde alırmış....Bu dünyada sürüncem,çoluk çocuk ac kalacak,onların rızkını çalan da bey gibi yaşayacak,bende öbür dünyayı bekleyecem hakkımı almak için...Bu dünyadaki mahkemeler kimin hakkını almak için kuruldu?
    Yazdıgın yazılar mantık dışı şeyler içeriyor. Herkes 400 milyarlık ev almak zorundamıymış...Konu omu.Onumu tartşıyorlar..O kadar para birinde biriktimi başkasında azalıyor demektir diye söylemeye çalışıyorlar..Tartışma yazarken biraz mantıklı yazda okunsun..Bir müddet sonra kimse kalmaz yazını okuyacak...
sonrada sızlanırsın neden bana cevap vermiyorlar diye..Akıllı tartışmalar yap,mantıklı yazılar yaz herkes okusun tartışsın..

     Polemik yazıları bile mantık cercevesinde yazılır..Sacma sapan yazılar yazılmaz...Yazsanda kimse okumaz.....Kendin calar kendin oynarsın......
12  Diğer Konular / Eğitim / Dil sorununu anlayabilmek :
CELAL EMİROĞLU-celalemiroglu@yahoo.com
Dil sorununu anlayabilmek!
               İletişim; genel olarak insanlar arasındaki bilgi, düşünce ve duygu alışverişi olarak tanımlanabilir. Dil ortaklığı üzerinden biçimlenir ve ortaklaşabilmeyi amaçlar.
                      İletişimsizliğin temeli olan dil sorununu çok kez anlayamıyoruz ve anlatamıyoruz. Ya da dilimiz dönmüyor… Anlatabilmek çok kez yaşanmışlıklar üzerinden gerçekleşiyor…
               “İki Dil Bir Bavul” filmi iletişim sorunu yaşanan bir bölgede gündelik yaşamın bir kesitini en yalın haliyle anlatıyor. Kısa sayılabilecek filmden iletişim üzerine uzun mesajlar alabilirsiniz.
                     Bölgeye görevli olarak gelen Türk kökenliler ağırlıklı olarak askerler, öğretmenler ve sağlık personeli olarak sıralanabilir. Askerlerin pek fazla iletişime gereksinim duymadığı da söylenebilir. Ancak öğretmenler ve sağlık personelinin iletişim kurmadan ya da ‘aynı dili’ konuşmadan görevlerini sürdürmeleri de pek olası değil…
                    Film bir Türk öğretmenin Kürt köyünde iletişim kurabilme çabalarını anlatıyor.
Filmin girişi elinde bavuluyla ilk görev yeri olan bir köy sağlık ocağına giden hekimi anımsattı. Yani kendimi… Benzer sıkıntıları aynı bölgede sağlık ocağı hekimi olarak görev yaparken yaşamıştım.
                   Filmde olduğu gibi ilk kez gördüğüm sağlık ocağının kapısını anahtarla kendim açmamıştım, çünkü açıktı. İçeriye girdiğimde kendi ayak sesimden başka bir ses duyabilmek umuduyla bütün kapıları tek tek açıp içeriye baktım. Kimse yoktu. En sonuncusu olan gözden ırak kapıyı açtığımda hasta yatağında yatan, serum bağlanmış 4-5 yaşlarında bir çocukla göz göze geldiğim sahneyi filme almayı ne kadar çok isterdim…
                     Çocuk, serum setini oynatmadan hareketsiz bakıyordu… İletişime yönelik hiçbir söz karşılığını bulmuyordu. Bakışlar dışında hiçbir tepki alamamıştım. O sessizlik sonraki yıllarda karşılaşacağım zorlukların habercisiydi ve o bakışlar daha önce hiç tanımadığım bir bölge hakkında çok şey anlatıyordu.
Doktorsuz, hemşiresiz, ebesiz sağlık ocakları…
Her evde 10-15 nüfus ve çoğu kez adı dahi olmayan ‘kaderine’ terk edilmiş çocuklar…
              Evinden başka bir dünya tanıyamamış kadınlar…
Hasta hekim ilişkisi her ikisinin iradesi dışında en kısa zamanda bulunan tercümanlarla sağlanıyor. İletişim sorunu sadece çocuklarla değil, kadınlar başta yetişkinlerle de yaşanıyor.
‘Anamnez’ yani ‘hastalığın öyküsü’ çok önemli… Birinci ağızdan dinleyemezseniz yanılabilirsiniz. ‘Öykü’ almak olanaksız hale geldiğinde, hekim sorunun çözümü için çaresizce ikinci, üçüncü ya da beşinci ağızlara tabi olur. Tercümanla birlikte hatalar da çoğalır. ‘Öksürük’ yerine ‘kusma’ olarak yapılan çeviri farklı sistemlerde farklı sorunlar aramayı gerektirir…
Sorun “hastaların değil benim” sorunum diye düşünüyordum. Onlar kendi doğallıklarıyla gününü yaşıyorlar. Kendi dilleriyle konuşmak, öğrenmek ve sağlık hizmeti almak istiyorlar…
               Öğretmenlere anlatıyorum iletişim sorunumu. Diyorlar ki “Hiç Türkçe bilmeyen çocuğa vermek istediğin bilgiyi önce kendi dilinde verirsen, bu bilgiyi sonra başka bir dile çevirebilirsin”… Duvarlardaki “Türkçe’den başka bir dilde konuşmak suçtur” tabelalarına rağmen öğretmenler Kürtçe olarak başlattığı dersi Türkçe olarak sonlandırmaya çalışıyorlardı. Bu sabırlı mücadele yıllar sürüyor ve öğrenci ancak okulu bitirirken Türkçe okuma-yazma becerisini kazanabiliyordu.
Öğretmenlerin bu deneyimi bana yol gösterici olmuştu. Yanlış tanı koymamak ya da zamandan kazanabilmek için tek bir seçeneğim vardı; Kürtçe öğrenmeye çalışmak… Günler aylar geçtikçe tercüman kullanırken doğrudan anlama becerimi geliştiriyordum. Arada bir hastaya Kürtçe soru sorduğumda ise hasta ile çok daha yakın ve sıcak iletişim kurabiliyordum. Buz dağları anında eriyordu...
Yakın bir zamanda Diyarbakır Tabip Odası Kürtçe bilmediği için hastayla iletişim kurmakta güçlük çeken doktorlar için bir kitap hazırlayıp yayınladı; Kürtçe Anamnez (Anamneza bi Kurmanci). Birilerinin “Kürtçülük propagandası” olarak adlandırabileceği bu kitapla ne kadar ‘hayırlı’ bir iş yapıldığını sıkıntıyı yaşayan biri olarak şimdi çok daha iyi anlayabiliyorum.
             “İki Dil Bir Bavul” filmi “Kürt açılımı” temel taleplerinden birisi olan anadilde eğitim ve konuşma hakkının ne kadar önemli olduğunu yaşanmışlıklar üzerinden anlatmaya çalışıyor…
13  Diğer Konular / Köşe Yazıları / Ne mutlu insanım.... :
Ne mutlu Türk’üm diyene!  (İnsanlar arasında ırk,din,dil,cins ayrımına karşıyım..Ilgaz)
 Ermeni değilim; dedelerim Hocalı’da, hamile kadınlara tecavüz etmedi, karnını yarmadı.

Amerikan değilim; Irak’ta sivilleri kurşuna dizmedim, pazarları bombalayan ben değilim.

İngiliz değilim; masum insanları kesmedim.

Rus değilim; Çeçenleri kılıçtan geçirmedim.

İtalyan değilim; fırsattan istifade kan dökmeden toprak talep edeyim.

Arap değilim; beraber girdiğim savaşta, yanımdakini sırtından vurayım.

Ben; ataları hiçbir katliam yapmadan dört kıta ve yedi denizde hâkim olmuş...

Haçlı seferleri yapan Hıristiyanlara temizlik adabını öğretmiş...

Topraklarında güneş batmamış, gemileri karadan götürmüş...

Bir Bizanslının, zulümden kurtulmak için Fatih’e İstanbul surlarını yıkabilecek kadar güçlü toplar döktüğü... Kırk kişi ile Çin sarayını basan... Şimdilerde sanat eseri denen, ancak Türk korkusunun birebir delili olan Çin Seddi’ni Çinlilere inşa ettiren akıncıların torunuyum...

Ben bir Türk’üm...

 Ben, Orta Asya’dan türeyen, Anadolu’da büyüyen, Avrupa içlerine yürüyen Türk’üm...

 Ben, dağlarda gemi gezdiren, taşlara destanlar kazdıran, tarihi baştan yazdıran Türk’üm...

 Ben, adalete, mertliğe örnekler veren, beylere, paşalara hilat giydiren, kılıcını üç kıtada gezdiren Türk’üm...

Ben, Attila’yı, Yavuz’u, Fatih’i var eden, kralları, imparatorları kendisine yar eden, düşmanına dünyasını dar eden Türk’üm...

Ben, şahları, padişahları, sultanları kul edinen, altınları, elmasları pul edinen, kaftanları çul edinen Türk’üm...

 Ben, zafer rüyasını görenlere saç yolduran, hezimete uğratıp ümitlerini solduran, müzelerde boş köşeleri dolduran Türk’üm...

 Damarlarında asil kanın aktığı ırkım, benden bahseder destanım, ağıtım, ben Türk’üm...

Taa iliklerine kadar Mustafa Kemal Atatürk’üm!”   (Rahmi Turan)
14  Diğer Konular / Güncel Gelişmeler / Ynt: 25 Kasım grevine dogru................... :
  Zaten şükür zihniyeti bizleri bu hale getirdi.
   Türkiyenin milli geliri bir taraftakilerde birikirken diger tarafüakileri fakerleştiriyor.
  Dağıtım adaletli olsa fakir kalmazdı.
 Birileri 400 milyara araba alıyor,200 milyara ev alıyor.Bu para halka gitmesi gereken dağıtılması gereken para.Birinde birikiyor digerinde azalıyor......
 Birikenler azalanlara aynen şunu söylüyor.  ŞÜKÜR EDİN... Neye...ÖLMEDİKLERİNE....Smiley))))))))))))))))))
  İşte sizinde şimdi yaptığınız o......
    Alınan dış borclar zengine ucuz kredi olarak veriliyor ve FAKİRE VERGİ OLARAK ÖDETİLİYOR.........Emekliye 600 tl maaş ve  aylık 15 tl zam verilirken.....Bu vergiler yine artırılıyor..Nereye gidiyor sanıyoruz.........Futbolda yabancılara verilen trilyonlar nerden geliyor,,,ceplerinden mi veriyorlar.....
  Memleket meselelerine biraz kafa yoralım.Bazı işlelişleri artık görmeye başlıyalım.Zındık particiliği bırakalım.....
15  Diğer Konular / Tarih / 86 yıl sonra ahval ve şeriat.... :
86 yıl sonra ahval ve şerait!(*)
     Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanının 86. yıl dönümü.
      86 yıldan beri egemenler, “Cumhuriyetin sahibi” olduğunu iddia eden güçler, hep Cumhuriyetin laiklik, demokratlık, halkçılık, devrimcilik gibi soyut (somutta bu değerlerin tarif edilenle bir ilgisi yoktu) değerleri öne çıkarıp; halkın yaşadığı gerçekleri görmezden gelerek kutladılar.

                       Bugün de buradan bir parmak ileri gidilmiş değildir elbette. Nitekim dünden beri konuşanlar, “hep yüce değerleri” sayarken; darbelerden, cuntalardan, dağlarda ölen öldürülen on binlerden, ağzına kadar doldurulmuş cezaevlerinden, acılı analardan; açlık, işsizlik ve yoksulluğun içine itilen, emperyalizmin ileri karakolu haline getirilen bir Türkiye’den hiç söz etmemektedirler. Tersine, soyut bir bağımsızlık, soyut bir laiklik, soyut bir demokratiklik, soyut bir “birlik-bütünlük”ten, hiçbir inandırıcı dayanağa sahip olmayan “mutlu ve müreffeh” bir Türkiye’den söz etmektedirler! Tıpkı dün Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un mesajında olduğu gibi...
         Bütün bu değişmeyen formattaki nutukların yinelendiği 86 yıl içinde üç büyük darbe, sayısız darbe girişimleri yaşandı. Cumhuriyetin bekası uğruna; yüzlerce kişi idam edildi, yüz binlerce kişi işkence gördü, tutuklandı, on yıllarca ceza evlerinde yattı. Yine Cumhuriyeti savunma adına, Kürtlere karşı yıllarca süren özel savaşlar yürütüldü. On binlerce kişi dağlarda öldürüldü, milyonlarca yoksul köylü evinden, toprağından edildi. Ama onca savaş, sürgün, baskı-şiddet, ölüm ve öldürmelerden sonra gelinen yer, son birkaç gündür çıkan gazetelerin manşetindedir.
                    Son birkaç günden beri gazeteler; “Ordu içindeki cunta temizlensin!”, “Darbe hazırlığı içinde olanlar ordudan çıkarılsın”, “Genelkurmay suç işliyor”, “Genelkurmay başkanı istifa etisin!”, “DTP’yi tasfiye planı ortaya çıktı” gibi manşetlerle çıkıyor. “Cumhuriyetin koruyucusu ve kollayıcısı” ilan edilen, bu görevi yasalara da geçirilen ordu, bir kez daha tartışmanın göbeğine oturmuştur.

                          Bu seferki suçlama, ordu içinde cunta örgütlenmesi, darbe için ortam hazırlama planları, kendi halkına karşı psikolojik harekat düzenlemek, siyaset alanını kendi amaçlarına göre yeniden biçimlendirmek için operasyonlar planlamaktır!
                        Bunun, Cumhuriyetin ilanının 86. yılındaki anlamı ise uğruna bunca eza, cefa çekilen; onca suçlar işlenen Cumhuriyetin sorgulanması ihtiyacıdır. Çünkü, nutuklarda ne kadar halktan, milletten söz edilse de asıl olarak Cumhuriyet, orduyla özdeşleştirilmiştir.

                  Ordunun bu ölçülerde günlük siyasetin içine girmesi ve Cumhuriyeti koruma, kollama uğruna halka karşı psikolojik harekatlar düzenlemesi, siyaset alanını kendi isteğine göre biçimlendirmek için gösterdiği heves, ordu tartışmasını ister istemez bir rejim, Cumhuriyet sorgulamasına döndürmektedir.
               86. yılda şu sorular yeniden gündemdedir:
- Cumhuriyet, 86 yıllık kalıplarından kurtulup gerçekten demokratik bir karakter kazanmadan, ülkenin birliği-bütünlüğü sağlanabilir mi; halkın önemli bir bölümünü oluşturan Kürtlerin istekleri karşılanabilir mi?
- Cumhuriyet, ordunun vesayetinden kurtulmadan demokratik bir Cumhuriyete dönüşebilir mi?
- Cumhuriyet, bir Sünni devlet dini olarak uyguladığı laiklikten vazgeçip gerçek laisizme dönmeden, inanç özgürlüğü sağlanabilir mi?
- Cumhuriyet, emperyalizmin bölgedeki ileri karakolu olmaktan kurtulup; bağımsız, anti emperyalist bir ülkenin rejimi haline gelebilecek mi?
                         Yani marşlarda, nutuklarda, resmi belgelerde iddia edildiği gibi bugün Cumhuriyet; bayrağının altına topladığı halklara kardeşlik içinde, hak ve dil eşitliği sağlamış olarak, güvenli ve mutlu bir gelecek sunabilmekte midir?
                         Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar, artık hiçbir şeyin böyle gitmeyeceğini göstermektedir.
                       Onun içidir ki; “koruyucu ve kollayıcı güç”, en hassas birimleriyle harekete geçerek halka karşı hizaya getirme operasyonları, planları hazırlamaktadır.
                            Baykal, Bahçeli ve onlarla aynı platformda bulunan kimi çevreler dışındaki geniş halk kesimleri, 86 yıllık kalıplar içindeki Cumhuriyetin bugün Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılamadığını artık görmektedir.
                        Cumhuriyeti bağımsız ve gerçekten demokratik bir ülkenin rejimi haline dönüştürmek de, ancak bu güçlerin çabalarıyla olacaktır.
(*) Olup bitenler ve koşullar
Sayfa: [1] 2 3 4



', $txt['smf52'], '
'; } // Don't show a login box, just a break. else echo '
'; // Show the "Powered by" and "Valid" logos, as well as the copyright. Remember, the copyright must be somewhere! ?>
Pagerank
Powered by SMF 1.1.4 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Joomla Bridge by JoomlaHacks.com