Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.
Anasayfa Haber Arsivi Ana Sayfa Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt
Duyurular: Forum anasayfasında, sayfanın en altında en son gönderilen mesajlar linki olduğunu gördünüz mü?
+  Tosya.Gen.TR
|-+  Son Mesajlar
Sayfa: [1] 2 3 ... 10

 1 
 :  
Başlatan cagtay134 - Son mesaj Gönderen: eokuyucu
HAYIRLI AKŞAMLAR

TOSYA GÖKCEÖZ KÖYÜ SAKİNLERİ
NASIL SIZ

 2 
 :  
Başlatan ^^As?r?zGaR^^ - Son mesaj Gönderen: ^^As?r?zGaR^^
Sitemizin tekrardan aktif olmas için ne yapılabilir ?

 3 
 :  
Başlatan Fahri - Son mesaj Gönderen: Fahri
DR.ZEKİ GÜL
            Ciddi bir hastalık nedeni: Uzaktan kumandalar
Nadir hastalıklar nedense daha bir ilgi uyandırıyor. Kimi zaman bu hem nadir hem de ciddi bir hastalıktır, kimi zaman ise isminin cazibesi yetiyor. Söz gelimi; “Hasta bina sendromu” dendiğinde kulaklar daha bir kesiliyor. Laf açılmışken değinmeden olmaz.
                Bu yakınmalar bütünü özellikle yeni yapılmış veya döşenmiş binalarda çalışan veya yaşayanlarda görülüyor. Özellikle adına lüks plaza denen çoğu penceresiz binalar daha bir sorumlu. Belki de sorumsuzlukla anmak daha doğru. Tasarruf amaçlı merkezi ısıtma ve nemlendirme sistemlerinin az çalıştırılması da sorumlular arasında.
                 Baş ağrısı, baş dönmesi, halsizlik, gözlerde sulanma, gıcık, kas ağrısı gibi genel yakınmalar gelişebiliyor.
Ama bugün ben daha ziyade yine görece nadir ama bir o kadar yaşamsal bir hastalıktan söz etmek istiyorum: “Akciğer embolisi”. Bu hastalık akciğer damarlarının kan pıhtısı ile tıkanması sonucu gelişiyor. Pıhtının kaynağı ise genelde bacağın derin toplardamarlarıdır. Kan damarlarda fazlasıyla biriktiğinde, damar duvarında bir zedelenme olduğunda veya başka bir nedenle kanın yoğunluğu arttığında risk kapınızda demektir.
             Ama bugün ben daha ziyade altta yatan ek hastalıklardan ziyade bu kimi zaman ölümcül olabilen tablonun panzehirini paylaşmak istiyorum: “Hareketlilik”. Yerleşik deyiş buraya da uyuyor: “Nerede hareket, orada bereket”.
                Özellikle daha hareketsiz bir yaşamın içinde kendisini bulan yaşlılar son yıllarda teknolojinin gazabına uğruyorlar. Kimi zaman gün içinde temel hareketlerden olan TV kanalı değiştirmek için yerinden kalkmak uzun yıllardır unutuldu. Uzaktan kumanda aygıtları adeta bir silaha dönüştü.
               Aslında ev içinde de hareketli olmak salt akciğer embolisi için gerekmiyor. Yine pıhtı salt gidip akciğer damarlarına oturmuyor; kimi zaman beyin, kimi zaman kalp damarları pıhtı ile tıkanabiliyor. Tüm bu hastalıklar ise nerede ise hastalıklara bağlı ölümlerin çoğunluğunu oluşturuyor.
                “Hanım bana bir bardak su getir” erkek klişesi uzaktan kumanda severlik ile buluşunca risk daha da artıyor. Benden erkeklere söylemesi!
Sağlıcakla kalın!

 4 
 :  
Başlatan alpersubasi - Son mesaj Gönderen: alpersubasi
Festival bitti. Kazım Hocamın festivaliyle, Sait Bey 'in festivali arasında belirgin hiçbi fark yok. Demek bu festivaller aynı oluyormuş.

Festivalin tabiiatı böyle.

 5 
 :  
Başlatan Taylan - Son mesaj Gönderen: Taylan
ALBATROS
RAGIP ZARAKOLU
        Geri dönüş yok!
         Artık referandumdan olumlu sonuç alındığına göre, hukuksuzluğa karşı militarizm bahanesi de ortadan kalkmış oldu.
          Kırsal alandaki militarist milliyetçilik, ocağına incir dikilen ocakların yeşermemesi için içmiş olduğu andı devam ettirmeye kararlı görünüyor.
         İzmir Selçuk’taki Şirince köyündeki evlerin yıkım kararı onaylandı.
          Şimdi yıkılacak evler arasına Sevan Nişanyan’ın evleri yanında diğer köy evleri de alınmış.
         Anlaşıldı, idare ve yargı içindeki “elemanlar” Şirince’yi, Fethiye yakınlarındaki Kayaköy’e çevirmeye kararlı.
           Ne demek eski bir Rum köyünü canlandırmaya çalışmak. Büyük bir ulusal güvenlik tehdidi!
          Hele orası Büyük Yazar Dido Sotiriyu’nun doğmuş olduğu köy ise.
          Hele evleri yapan, yaman bir resmi ideoloji eleştiricisi ise…
           Bakalım darbecilerle mücadele şampiyonu Erdoğan Hükümetinin gücü, Şirince evlerinin yıkımını engellemeye yetecek mi?
            En önemlisi Kültür ve Turizm Bakanımız, eski arkadaşım Ertuğrul Günay elini taşın altına koyacak mı?
          İşte hem kültür, hem de turizm işi.
          Sevan Nişanyan, Türkiye’de alternatif konaklamanın öncüsü. Şirince evleri bütün Türkiye’ye model oldu.
Siz adama ödül vereceğinize, önce hapse atın, sonra da evini başına yıkmaya kalkın!
         Kimse bana, yasa dışı inşaattan bahsetmesin.
Yahu sizin İstanbul’unuzun yarısı kaçak be yahu!
          Depremde yıkılan evlerin ruhsatı vardı da ne oldu be vicdansızlar, göstermelik tutukladığınız bir müteahhidi bile hapiste tutamadınız. Çünkü sadece müteahhitleri değil, o ruhsatları veren belediye başkanlarını da yargılamanız gerekirdi
             Örnek aldığınız Özal gibi, siz de isterseniz özel bir yasa, bir kararname çıkarır, Şirince evlerinin yıkımının önüne geçersiniz. Sevan gibi özel bir kişi için bu yapılmaya değer.
Sevan’ın narına, bütün köyü yıkmaya kalkacağınıza…
                 Şimdiden dünyada Şirince yıkım kararları “Vandalizm” olarak adlandırılmaya başlandı bile.
            Türk ırkçı milliyetçiliğinin babalarından Rıza Nur, Lozan’da İsmet İnönü yanında ikinci baş görüşmeci idi, her ne kadar resmi tarih üstünü örtmeye kararlı ise de.
             Ve İsmet de, Rıza da, her ne kadar azınlık haklarını gönülsüzce Lozan’da kabul etseler de, azınlıkların köküne kibrit suyu dökmeye de ant içmişlerdi.
              Rıza Nur anılarında, sürgün ve soykırım dalgasından sağ kurtulanların, Anadolu’daki köylerine ve kasabalarına geri dönme umudunun mutlaka kırılması gerektiğini, Lozan’da bunun için çaba harcadıklarını söyler.
             Bu umudu yıkmak için, Rum ve Ermeni köylerinin, kiliselerinin, manastırlarının, hiçbir insani kaygı taşımadan kararlılıkla yıkılması gerektiğini söyler ve bunu uygulayan idarecileri de över.
           Şirince olayı Rıza Nur zihniyetinin kimi devlet kesimlerinde hâlâ devam ettiğini gösteriyor.
Türkiye’nin milli güvenlik politikası, hâlâ 1919 travmasını atlatamamış, hâlâ oralarda kalmıştır.
Ve bu politikanın temellerinden biri de, Anadolu’nun Ermenisizleştirilmesi, İstanbul, İmroz ve Bozcaada’nın Rumsuzlaştırılması, Trakya’nın Yahudisizleştirilmesi olmuştur. Lozan’da azınlık haklarının sözde kabul edilmesinden sonra…
           ‘50’li yıllarda biraz nefes alan Anadolu Ermenilerinin arta kalan aileleri, Süryaniler, Yezidiler ‘60 darbesinden sonra göç yollarına düşmüştür. Her darbe sonrasında arta kalan en son aileler de ayrılmıştır. Konya’nın son Ermeni’si birkaç yıl önce öldü. Diyarbakır Ermeni kilisesinin gönüllü bekçisi Antranik de ölünce orada kimse kalmadı. Bazı kent ve kasabalarda ararsanız bir ya da iki son aile bulursunuz.
          1971’den sonra başlayan, ve 1980 sonrasında hedef alınan bir başka kesim ise Aleviler ve Sol olmuştur. Gerçekten de son 30 yıl içinde Maraş, Malatya gibi yöreler önemli ölçüde Alevisizleştirilmiştir.
             Bu politikanın bir başka uzantısı ise, ‘80 sol-kırımı ile Anadolu’nun bütünüyle sosyalist soldan temizlenmesi olmuştur.
            1984 sonrası ise Kürt soluna destek veren kırsal bölge önemli bir temizliğe tabi tutularak, 4 bine yakın Kürt köyü, neredeyse bölgedeki köylerin yarıya yakını boşaltılmış ve bunların çoğu yakılıp yıkılmıştır.
              Ve bırakın Ermeni’yi, Rum’u, 1980 darbesinden sonra listeye girmiş bir sosyalistin, yada boşaltılmış köylere geri dönmeye çalışanların dönüşü çeşitli yollardan engellenmiştir. Devlet izin verir görünse, mala mülke el koyan korucular buna olanak tanımamıştır. Sadece Kürtlerin değil, bir çok Süryaninin, Yezidi Kürdün dönüşünün engellenmesi gibi.
           Van’da eczane açmak isteyen bir Ermeni bayan eczacıya, yapılmadık baskı kalmamış, sonunda eczanesini kapatmak zorunda kalmıştı.
           Van’da otel açmak isteyen, ve yabancı sermaye yatırımlarının özendirilmesine güvenen Amerikalı bir Ermeni otel açmış, başına pişmiş tavuğun başına gelenden beter şeyler gelmişti.
Demek, sadece doğuda değil, batıda da TC yurttaşı olsan da Ermeni’ye ekmek yok!
Anadolu Ermenileri ve Rumları, sadece yolunacak bir tavuktur, turist olarak.
Yıllar önce, Yelda bu mantığı yansıtan bir kitap yazdı. Kimi aydınlarımız onu sivri dilli bulur. Ama haksız mı? “Çoğunluk Aydınlarında Irkçılık”tan sonra, “Önce Gidin Sonra Diyalog” kitabı ile, bu mantığı çok iyi sergiledi.
            Hele son Ermeni de gitsin, diyaloğu başlatırız!
Aceleniz ne!
Gelin senede bir Trabzon’a, Van’a, Musa Dağ’a, dua edin gidin!
Daha ne istiyorsunuz?
                      İmroz’a, Bozcaada’ya [sözde Lozan Antlaşmasına göre özerk, özel bir statüleri olacaktı], kendi adanıza yazın turist olarak gelin.
Zaten İstanbul’da 2 bin 500 Rum kalmış, Patrikhane de kapansın. Merak etmeyin biz orayı Müze yapar, senede bir ibadete açarız.
Hiç endişeniz olmasın.
              Biz misafirperver milletiz.
Netekim!

 6 
 :  
Başlatan Taylan - Son mesaj Gönderen: Taylan
YÜZDE 58
AKP’NİN ZAFERİ!
             Elbette rakamların en öne çıkanı olan “Yüzde 58 evet” Erdoğan ve AKP’nin bir “zafer” kazandığına işaret ediyor. Yine aynı rakamlar MHP tabanının MHP ve Devlet Bahçeli’den çok Tayyip Erdoğan ve AKP’yi dinlediğini gösterirken, bölgedeki Kürtlerin ise Tayyip Erdoğan’ı ve AKP’yi değil PKK, Öcalan ve BDP’yi dinlediğini gösteriyor.
              Yine Ege ve Akdeniz sahili kentlerinde halkın çoğunluğunun Hatay’dan Çanakkale’ye kadar CHP’yi ve “hayır” diyenleri dinlediği anlaşılırken, bu kentlerde en azından yerel seçimlerde ortaya çıkan “AKP karşıtlığının daha güçlendiği” görülmektedir.
              Referandumun son bir ayında Erdoğan’ın, Kürtlerin ve Alevilerin örgütlü, hak talep eden kesimlerini açıkça karşısına alırken, milliyetçi bir söyleme yönelmesinin MHP’yi önemli ölçüde hırpaladığı ilk bakışta anlaşılmaktadır. “Hayır”la “Evet” arasındaki farkın da büyük ölçüde MHP’den gelen “kayma”dan ortaya çıktığı da görülmektedir.
                Evet; yüzde 58 AKP için siyasi bakımdan bir zaferdir ama oylamanın anayasa ile ilgili bir değişiklik oylaması olduğu düşünüldüğünde, “evet” diyenlerden çok “hayır” diyenlerin sayısı da önem kazanmaktadır.

ANAYASA
NİÇİN DEĞİŞİR?
Şöyle ki;
            Herhangi bir yasanın oylanmasında, belki yüzde 58 “Büyük bir kabul”dür. Ama oylanan anayasa gibi bir “uzlaşma metni” olunca; ülke nüfusunun yüzde 42’sinin karşı olduğu bir anayasa hükmü ne kadar meşruiyete sahiptir bu tartışılırdır. Dahası burada oylamanın “niteliği” (Kimlerin ne için ve nasıl oy verdiği) de önem kazanır.
             Eğer ülkede, çeşitli toplum kesimleri ve değişik sınıflar mevcut düzenle çatışma halindeyse, düzeni tanımlayan bir metin olan anayasa metnine bir ekleme ve çıkarma bu sistemle çatışan kesimleri ikna etmiyorsa, ülkeye huzur ve sükun getirmesi de beklenemez.               
            Yok bu metin sistemle çatışmayan kesimler için yapılıyorsa böyle bir anayasa değişikliği anlamsızdır! Ya da değişiklik, sistemle çatışan kesimleri ikna etmek için yapılıyor da geri kalan çoğunluğun oyuyla benimseniyorsa bu da saçmadır. Aksi halde; yapılan değişikliğin halktan saklanan gizli bir anlamı vardır.
             Nitekim BDP, pakette kendi talepleriyle ilgili bir şey olmadığı için “boykot” ettiğini söylemektedir. Sistemle çatışmaya düşen Alevi kesimleri de metinde sadece kendilerini ilgilendirmediğinden öte kendilerine karşı bir saldırı da olduğunu görerek “hayır” demektedirler.
              Sendikaların önemli bir bölümü için de “hayır” demelerinin gerekçesi, emeğe yönelik olarak getirilen yeni saldırı maddeleridir.

 7 
 :  
Başlatan KeLeBeK - Son mesaj Gönderen: mery
848

 8 
 :  
Başlatan sezmer - Son mesaj Gönderen: sezmer
MERHABA ARKADAŞLAR İSTANBULDA OTURURYOUM RENAULT TOROS 12  SATIYORUM ŞUAN MUYANESİ YENİ YAPTIRDIM BAKIMDAN YENİ ÇIIKTI TAM KULLANIŞLI BİR ARAÇ OLDU ALICI ÇOK ŞANSLI OLACAK..
1994 ARAÇ MODELİ
BENZİN LPGLİ
BEYAZ RENKTE

 9 
 :  
Başlatan Fahri - Son mesaj Gönderen: Fahri
İHSAN ÇARALAN
            İkiyüzlülüğe hayır; açıklığa evet!
Başbakan Erdoğan, günlerce meydanlarda bağırdı:”Biz teröristlerle görüşmeyiz; bölücülerle görüşmeyiz!”,                “Bize bölücü başıyla görüştü diyenler şerefsizdir, namussuzdur!”,               
               “Görüştüğümüzü ispat etsinler istifa ederim. Ama göstermezlerse müfteridirler!”, “Başbakan görüşmedik diyor inanmıyorlar ama Kandil’deki terörist görüştük diyor ona inanıyorlar!”… mahalle kabadayısı ağzıyla ne denecekse her şeyi söyledi Başbakan.
            Başbakan böyle meydan meydan, meydan okurken, Cumhurbaşkanı Gül, “Devletin kurumları var. Her kurumun bir görevi var!” diye Öcalan’la görüşme yapıldığı iddialarını üstü kapalı olarak da olsa kabul ediyordu.
               Sonunda Başbakan Erdoğan da, Öcalan’la İmralı’da görüşüldüğünü kabul etti. Ama bütün o söylediklerini reddetmeden ve pişkince; “Biz derken hükümet ve AKP’yi kastettim. Devlet görüşmüş olabilir”e geldi. Cumhurbaşkanı da son günlerde daha açıkça bu görüşmelerin yapıldığı ve yapılmasının gerektiğinden söz etmeye başladı.
                Kısacası iki haftadan beri, meydanlarda sermaye muhalefetiyle iktidar, basında da yandaş basınla öteki sermaye gruplarının basını arasında “Görüşüldü, görüşüldü diyenler şerefsizdir” biçiminde süren seviyesiz tartışma bitmiş gibi görünse de; bu tür polemiklerin tam bitti denirken yeniden daha yüksek perdeden sürdüğü de bir gerçek!
               Elbette, “Öcalan’la görüşüldü!” denirken kimse “Erdoğan gitti görüştü!” demedi. Ya da kimse, “AKP bir heyet gönderdi, Öcalan’la görüşmek için” de demedi! Ama Başbakan Erdoğan, artık kendine kimsenin inanmadığını anlayınca; kendisine bir kıvırma imkanı tanıdığı için “Ben ve partim görüşmedi, hükümet görüşmedi!”ye döndü.
                 “İnkar” böyle bir “kıvırmaya” dönüşünce şu sorular büyüdü: “Peki devlet ve onun çeşitli kurumları size bağlı değil mi?”, “Görüştüğünü kabul ettiğiniz ‘istihbarat’ Başbakan ve İçişleri Bakanına bağlı değil mi?”, “Görüşüldü denilince, ‘Devlet görüşür!’ deseydiniz de bu kadar küfürlü-kafirli bir tartışma yapmasaydınız?”, “Yoksa böyle sövüp saymalı bir polemikten mi besleniyorsunuz; halkın kafasını karıştırmak işinize mi geliyor?”,…
                  Bu köşeyi ve Evrensel’i izleyenlerin bileceği gibi, biz burada Hükümeti Öcalan’la , PKK ile ya da onun çeşitli yerlerdeki sözcüleriyle devletin çeşitli yetkililerin görüşmesini eleştirmiyoruz.
                 Ama böyle ikiyüzlü davranılmasına “el altından” görüşmeyi, “halka yalan söylenmesini”, “Görüşüp görüşmeme” üstünden kafa karışıklığı yaratılmasını, bir yanda görüşülürken öte yandan görüştüklerine “terörist”, “bölücü”, “hain” diye saldırılmasını, halklar arasında soğukluk yaratılmasını eleştiriyoruz. Ve ancak PKK ile Öcalan’la, Kürtlerin gerçek temsilcileriyle açıkça ve “istihbaratçılar” gibi şaibeli aracıları aradan çıkarıp doğrudan devletin, hükümetin yetkililerinin görüşmesini savunuyoruz.
            Çünkü doğrusu budur!
              Çünkü ancak böyle bir açıklıkla görüşülür ve nelerin görüşüldüğü halkın açıkça bilmesi sağlandığı ölçüde, gerçek bir barışın kurulması, halklar arasında kardeşliğin gelişmesi mümkün olacaktır.
              Ancak böyle açıkça görüşme, “Kürtler ne istiyor, istedikleri hakikaten bölücülük mü yoksa ülkeyi bir arada tutmanın tek yolu mu” sorularının yanıtlarının bilinmesi, AKP ve hükümetin işine gelmemektedir. 
              Çünkü o bir yandan ırkçı, milliyetçi çevreleri kazanmaya, öte yandan “Tek millet, Tek bayrak, Tek dil, Tek ülke” statükoculuğuna oynamakta; bu arada da Kürtlerin gönlünü kazanacak laflar etmeyi politika edinmiştir.
                  Bu yüzden de AKP Hükümeti, kendi Kürtlerinin temsilcileriyle görüşmemek için, bölgede çıkar peşinde koşan tüm gerici ve emperyalist odakları Kürt sorununun çözümünün tarafı haline getirmeyi göze almaktadır. Ve onun bu tutumu, ülkeyi bir Kürt-Türk çatışmasının, gerçek bir bölünmenin eşiğine getirmiş bulunmaktadır.
                  Referandum tartışmaları içinde AKP Hükümetinin gerçekleri saklama, halkın kafasın karıştırmak için yalan, ikiyüzlülük ve iftiranın envai çeşidini kullanmada nerelere kadar varacağı daha açıkça görülmüştür.

 10 
 :  
Başlatan Fahri - Son mesaj Gönderen: Fahri
     Hadi ordan !.
          Usulca gelişinden yine bir şeyler karıştıracağı belliydi.
           "Oooo, bronzlaşmışsın. Sosyete yanığı mı, maraba yanığı mı?" sorumu duymazdan geldi. Önce suratıma uzun uzun baktı. Sonra dudaklarını kıpırdatmadan söylendi.
-Üzüm kestik. Ondandır. Hem sen bırak şimdi yanık işlerini. Söyle bakalım
matematikten anlar mısın?
"Eh. Ali Nesin kadar olmasa da biraz cebir, biraz geometri biliriz."
          Oltaya yakalanmış balığa bakar gibi bakışından zokayı yuttuğumu anladım ama iş işten geçmişti.             
            Son çare olarak karşı saldırıyı deneyerek, "Yahu sen de hocasın. Matematikten de anlarsın. Kendi problemini kendin çözsene" diye çıkışmamı duymadı bile.
              -Söyle baklalım Almanya'nın geçen yılki gayri safi yurt içi hasılası ne kadar?
          İçimden "Hass.... bunun matematikle ne alakası var." diye geçirmemi anlamış olacak ki, soruyu yumuşattı.
-Tamam Almanya'yı ben söyleyeyim. Yaklaşık diyelim 3 trilyon dolar.
           -Yapma yahu. Var mı o kadar?
- Bırak gevezeliği. Almanya'yı bilemedin bari Türkiye'yi söyle"
          -2 trilyon var mı?
-Sallama. Dokuz yüz küsur. Hadi diyelim 1 trilyon.
             Bu sefer ben kaşlarımı çattım. Bir işe yaramayacağını bile bile "Kardeşim senin başka işin yok mu?       
            Şu matematik sorunu sor da, işimize, gücümüze bakalım." diye sesimi yükseltmemle yerinden fırlaması bir oldu.
          -Telaşlanma. İşte soru. Diyelim Almanya'nın nüfusu ile Türkiye'nin nüfusu bugünkü sayıda donup kalsa.
            -Ulan olur mu öyle şey. Almanya'nın ki donar da Türkiye üçlemeden durur mu? Türkiye üçleyince yarısı Almanya'ya kaçacağından Almanya'nınki de donmaz ama hadi diyelim dondu.
           - Oraları kurcalama. İkisi de dondu belle. Şimdi, Türkiye her yıl hiç geriye gitmeden yüzde 7 büyüse dünya rekoru kırar mı?
-Kırar mı?
              - Kırar. Bu sırada Almanya da diyelim yüzde 1 büyüdü. Kaç yıl sonra Almanya ile Türkiye'nin yıllık gelirleri eşit olur?
"İyisimi ben bu soruyu akşam, OKS, SBS ve bilimum S uzmanı benim yeğene sorayım, hem o da çalışmış olur" deyince patladı.
-Kaçmak yok. Çabuk cevapla.
             Beş altı dakika bu şekilde kalırsam sıkılır gider düşüncesiyle gözlerimi kapatıp başımı tavana çevirdim, hesap yapar gibi dudaklarımı kıpırdatırken parmaklarımla oynamayı da ihmal etmedim. Bir dakika sonra kükredi.
-Süren doldu. Çabuk söyle.
-5 yıl.
-Atma.
-10.
-Değil. Tam 20 yıl. Yani biz yirmi yıl çoğalmadan, hiç durmadan her yıl yüzde 7 zenginleşsek. Almanya'da yüzde bir zenginleşse 20 yıl sonra Almanya gibi oluruz. ABD gibi olmamız yüz yıl. Hem ne dedi hocası                     
               "Zenginleşiyoruz" diyen talebelerine, "Hadi Ordan."
Sonra sırıtarak çıktı gitti.

Sayfa: [1] 2 3 ... 10



', $txt['smf52'], '
'; } // Don't show a login box, just a break. else echo '
'; // Show the "Powered by" and "Valid" logos, as well as the copyright. Remember, the copyright must be somewhere! ?>
Pagerank
Powered by SMF 1.1.4 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Joomla Bridge by JoomlaHacks.com