Mehmet Çiloğlu
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Bazı türküler, şarkılar vardır eskimezler, hep aynı yere, hep aynı yöne götürürler insanı. Bu şarkılar, türküler her çalındığında aynı rüzgâr eser, aynı koku yayılır bilinmez bir kaynaktan. Kimisi yürek yakar, acı bir tütün olur, bir hançer olur, gözeler oluşturur göz pınarlarımızda, oturur yüreğimize, hücrelerimize ılgın ılgın… Alır da seni katar önüne, sürükler bilinmeyenden geldiği gibi yine bilinmezlere…
Bir türkü duyulur Anadolu toprağında, Türk Yurtlarında; "ÇANAKKALE İÇİNDE AYNALI ÇARŞI" "ANA BEN GİDİYOM DÜŞMANA KARŞI" " GENÇLİĞİM EYVAH" … ezgisi yürek yakar, ezik bir yakarış, sessiz bir isyan, acılı bir dikleniş, başkaldırı gizlenir mısralar arasına.
Anadan, yardan, sıladan ayrılışın türküsüdür yankılanan. Henüz bıyığı terlememiş, çocukluktan gençliğe yeni adım atmış yeni yetmelerin türküsüdür bu. Sezeriz burukluğunu, sezeriz kaderin kahpe tuzaklarını, sezeriz henüz reşit olmadan yiğitlik imtihanına girmişlerin kanla, barutla imtihanını…
Ya arkada bıraktıkları; henüz bıyığı terlememiş, anaların gözlerini gözlediği yeni yetme yavruların ateşle imtihana yolculuğu… Ya babalar, bacılar... Bir daha geri dönmeyeceğini bildikleri can yongalarının son sarılışları, son sözleri…
Öyle zorlu bir sınavdır ki bu, gidenler dönmez… Cennete yolculuk yarışında geride binlerce gözü yaşlı analar bacılar bırakırlar.
Silik simalar, hiç bitmeyen hasret, ufuklara yönelmiş bir ah olur geride bıraktıklarının dimağında…
Büyük ağabey on dokuz yaşında Mekke savunmasına gönderilir. Bir daha dönmeyeceklerini bildikleri yavrularının yollarını ümitsizce beklerken bir gün kapı yeniden çalınır. On yedisini henüz bitirmekte olan İbrahim''in de sülüsü verilir eline Çanakkale''ye… Bilir İbrahim dönmeyeceğini yedi yaşındaki bacısı Emine''ye döner de… Biz bir daha geri gelmeyiz; eğer oğullarınız olursa adlarımızı koyun da adımız yerde kalmasın der…
Ve İbrahim''den hiç haber alınmaz nerede nasıl ne şekilde… Meleklerden başka bilen yok. Ve gün gelir Emine evlenir, Allah ona bir yıl ara ile iki oğul verir. Emine hiç unutmaz ağabeyinin vasiyetini. Birinin adını İbrahim diğerinin adını Abdullah koyar. Çocuklarını kucaklayıp severken şehit ağabeylerini de hayalini kucaklayıp yâd eder. Ve hiç kurumaz göz pınarlarındaki yaşları; yılda birkaç hatimle yâd eder anılarını, uzun yaz gecelerinde yatsı namazını beklerken, kucağına uzanan torunlarına anlatır kokularına doyamadığı ağabeylerinin anılarını, bir de vasiyet fısıldar kulaklarına "ağabeylerimin adı yerde kalmasın"… Hep o anıları anlatırken torunlarına yıldızlı gecelerde uzak ufuklarda morumsu karanlığa bürünmüş dağ siluetleri birer heybetli mezar taşı gibi görünür torunlarına. Dikmen Dağı''nın irili ufaklı tepeleri birer heybetli mezar taşıdır sağa sola başlarını eğmiş deruni bir sessizlik içinde "biz buradayız" "hep burada olacağız" dercesine. Torunlar büyürken hep türbelerdeki mezar taşlarında uzak dayılarının taşlaşarak abideleşmiş ruhlarını görürler de öyle algılarlar şehitlerini…
Bir gün torunlar, binlerce vatan evladının şehit olduğu şehitler diyarı kutsal toprakların yolunu tutarlar. Zihninde binlerce kez canlandırdıkları bu topraklarda uzak akrabalarının, kutsal savaşçıların ruhlarını arar. Farklı bir duygudur o topraklarda adım atmak, denizin anlamı farklı, otlar, çalılar başka yerlere göre daha da farklıdır orada. Her derenin kanlı bir kahramanlık hikâyesi anlatılır, her taş her ağaç şahittir yeryüzünü sallayan zelzeleye.
Şehitliklere gelinir. O da ne? Benim hayalimde canlandırdığım heybetli mezar taşları yerine İngiliz, Fransız, Anzak mezarlıklarının fotokopisi, basit bir kopyası, düşten, duygudan ve tarihi derinlikten yoksun bir kısım yasak savıcıların hazırladığı projelerle oluşturulmuş bize yabancı bizim mezarlıklarımız. Aynen Fransız, İngiliz mezarlıklarında olduğu gibi mermerleri parlatılmış, köşelendirilmiş ve benzetilmiş kopya mermerler. Mezarlıkların hali ise ayrı bir acı.
İHTİRAZ EDİYORUM, hayallerimi, tarihimi, kendi mezarlıklarımı istiyorum. Taşları benim kabristanlıklarımdaki taşlar gibi yontulmuş, üzerine ayet, beyit yazılmış coşkulu bir duygusal yaklaşımla oya gibi işlenmiş mezar taşlarını istiyorum şehidime. Biz Çanakkale''ye dayılar, amcalar bir nesil gömdük. Siz kimseye danışmadan şehidimin mezarlıklarını başkalarının mezarlıklarına benzettiniz, kopyaladınız, onların kutsal davasına ihanet ettiniz. Bu bir utanç. Bu utanç size ait. Orada şehit olanlar yalnız bir toprak parçasını kurtarmak için savaşmadılar, orada çarpışanlar aynı zamanda bir medeniyetin bekçileriydi. Bizi biz yapan kültür öğeleri için de savaştılar. Şimdi bu anıt mezarları yapanlara sesleniyorum! Neyi, kimi, hangi kültürel, mimari ve özgün Türk–İslam öğelerini dikkate alarak bu şehitlikleri oluşturdunuz? Bu şehitliklerde ben niye kültürümü, tarihimi, anılarımı bulamadım? Siz neyi kimi temsil ediyorsunuz? Bu iş size bırakılamayacak kadar kutsal ve önemli! Niye Çanakkale incik boncuk satış reyonuna dönüştürülüp, kirletildi? Niye Niye Niye ??? Siz kimsiniz? Siz kimsiziniz?
Şimdi tüm Türk halkına sesleniyorum. Gelin Şehitlerimize sahip çıkalım. Her il ve İlçe kendi şehitlerini temsilen kendi il ve ilçe topraklarından çıkardığı taşlardan yonttuğu mezar taşlarına kendi duygularını yazarak Çanakkale''ye ulaştırıp Anadolu Türkünün duygu ve hasretini yansıtan bize özgü bir şehitlik deryası oluşturalım. Bu aynı zamanda bize dayatılan taklitçiliğe, kopyacılığa ve deformasyona da iyi bir cevap olacaktır… Vatan savunması için gönderdiğimiz, genç fidanlarımızın aziz hatıralarına sıla kokusu taşıyan, kendi el emeğimiz, duygu çiçeğimiz taşlarla onlara ulaşalım. Ruhlarını şad edelim. Şad olalım.
Editörün Notu:Değerli Yazarımız, Kıymetli Öğretmenizmiz Mehmet ÇİLOĞLU''nun www.sehitleragliyor.com isimli internet sitesi açılmıştır. Hayırlı olsun der, bilgilerinize sunarım.
Görüntüleme sayısı: 1967
Yorumlar (7)
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.