Mehmet Çiloğlu
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Bir garip hal var ki türküler içine gizlenmiş, uzak yarınlarda yaralı anıları ile koyun koyuna sarmaş dolaş…
Bir bir hatırlarız çocukluğumuzun ruhumuza üflediği bizim dilimiz, bizim izanımız ve bizim hazinemizle ilgili anılarını...
TEKKÖ… Bu sözcük sadece bir mahallenin adı değil, aynı zamanda bir markanın da adı idi. Bizim zamanımızda her mahallenin ayrı bir kimliği, içinde yaşayanlarla bütünleşmiş bir kişiliği vardı. Harsat, Dilküşah, Tekkö (Tekke önü)...
Tekkö’nde doğdum, büyüdüm ben… Çocukluğumun o en güzel yılarını orada yaşadım, ilköğretim, ortaöğretim yıllarım hep orada idi… Çocukluk yıllarında insanın unutamadığı anılar hep sevinçli, uçarı günlere aittir.
Kış geldi geçiyor, geçenlerde Tekkönü’ne düştü yolum; boynu bükük, acıntılı hali kaybettiklerinin arkasından acı ile bakan öksüz çocukları hatırlattı birden bana. Birden yıllar öncesine götürdü anılar…
Neydi o günler… Kar yere düşer düşmez samanlıklarda, tavan arasında yazı büyük bir sessizlik içinde dinlenerek geçirmiş kızaklarımız (kayıklarımız) yerlerinden alınır, özenle elden geçirilir, sırta takılacak sicimi tazelenir, cepte üç beş kuruş harçlık varsa demircilerden zil alınırdı. Her çocuk kayığının çevresini tamamen zillerle donatmak isterdi. Kayık çevresine sırma beşibiryerdeler gibi takılan bu ziller, buz üzerinde hızla kayarken ağaçla buzun sürtünmesinin çıkardığı o tok sese kendi tınısı ile katkıda bulunarak, kayış ritmine özel ve kışkırtıcı bir melodi eklerdi. Bir çocuk yeni bir kayık almışsa ya da yaptırmışsa etrafında toplanan diğer çocuklar meraklı gözlerle tüm kış boyu kendi kayıkları ile yarışacak bu yeni kayığı inceler, “Hangi ağaçtan yapılmış, kim yapmış, ya da kaça alınmış?”… soruları ile birlikte belli ön yargılarını söylerlerdi. Kayığı olmayan çocuk hemen hemen yoktu. Herkesin iyi ya da kötü bir kayığı bulunur, herkes en hızlı kayığa sahip olmanın hayalini kurardı. Okuldan eve dönen çocuk, çantasını kapı arkasına bırakır bırakmaz okul önlüğünü alelacele çıkarır, çoğu zaman eldivenlerini, atkısını almayı bile beklemeden; kışın, karın kışkırtıcı çağrısına gönülden kulak verip, kendini sokağa atardı.
"HERENİYEEEEEEEEEEEEEEEEE!" Bu ses adeta bir hücum borusu etkisi yaratır. Onlarca kayık peş peşe dizilip zincir oluşturur, kolbaşının narası ile tüm kayıklar harekete geçer, çocuklar neşe içinde kendinden geçerek bu akışkan süratli ritme tempo tutarlardı. Zincir iyi kurulmamışsa bir müddet gittikten sonra kayıklar sağa sola savrulur, kayıkların üzerindekiler yere yuvarlanırken etraf kahkaha sesleri ile çınlardı. Hava soğukmuş, eller ayaklar üşümüş, farkına bile varmazdık. Ellerimizin uçları soğuktan sızlamaya başlayınca alelacele ağzımızın içine sokar bir an olsun soğuktan sızlayan elimizi ısıtmaya çalışır, üşüyen ayaklarımızda oluşan sızıyı hafifletmek için ikide bir havaya kaldırır, indirirdik. Kayığa bindiğimiz mesafe ne kadar uzunsa o kadar tadına varırdık kaymanın. Kardan tümsekler oluşturma işine tüm çocuklar katılır, çevrede bulunan karlar el birliği ile toplayıp, su dökerek sıkıştırılıp tümsekler yapılırdı. Kayıklar hızla bu tümseklerin üzerinden sıçrarken çocuklar kendinden geçer, kanatsız uçmanın zevkine varırlardı.. Kayık üzerinde hızla kayarken şak şak atmak işin cakasını oluştururdu. Dümeni olmayan kayık vücut hareketleri ile yönlendirilip , yönetilirdi… Şak şak atabilmek için kayık üzerinde meleke kazanmak şarttı. Hızlı giden kayığın, vücut hareketi ile ayaklarını yerden kesmek ve en az birkaç metre ileriye düşürmek gerekti… Kıvrımlı yollarda dümeni bacaklar oluşturur, bacaklar yere değmeden havada yapılan bacak hareketleri ile altımızdaki kayığa yön verebilirdik… “KAYIĞI ÇALDUMAK” maharet isteyen bir iştir… Acemisi (Kayığı çaldumayı bilmeyen) kayıkla gidip bir duvara anında toslar, aynı yolu iki kere gitme şansı hemen hemen yoktur. Kışın kar iyice yağmış, Tekkö buz tutmuşsa değme çocukların keyfine, ne öğün vakti, ne belediyenin yasakları, ne ailelerin “Dondun, buydun zatürree olacaksın uyarıları” çokça çocuklara işlemezdi. Kayığa binilen alan tüm çocuklar tarafından sahiplenilir, kendilerince korunurdu. Belediye, bir kazaya sebep vermemek için çeltik kabuklarını kayık binilen alanlara attırır. Tüm çocuklar milli bir sorumlulukmuşçasına ellerine geçirdikleri süpürgelere anında güzergahı temizlerlerdi. Tekkö’nün buzu bir türlü erimez, eğer havalar biraz azizlik edecek gibi olursa, bu seferde geceleyin büyükler görmeden Tekkö çeşmesinin oluğu deşilir, biriken su güzergah boyu akıtılarak buzun yeniden oluşması sağlanırdı… Yaşı epey ilerlemiş olup ta gündüz çocukların arasında kayığa binmeye sıkılan mahallenin ihtiyar delikanlıları ise yatsı namazı sonrasında kurtlarını dökerlerdi… Bitmez tükenmez bu coşku gece gündüz çocuk seslerine karışır, sevinçli neşeli bir vaveyla çınlardı Tekkö’nde.
Şubat sonuna doğru buz, alttan alta çözülür, boynu bükük ağlamaklı çocuklara veda ederken, mahallenin çocukları gelecek kışa kadar karla vedalaşıp kayıklarını yine tavan arasına odunluk ya da samanlıklara saklarlardı.
Baharla beraber yeni bir telaş, yeni bir oyun icat edilir; misket, nallış, hebük, uçurtma, külüp, çember devreye girer, neşeli çığlıklar mahalleden asla eksik olmazdı.
Ne kaldı dünden diye düşündüm ve hafızalarımız da tamamen yitmeden hatırlamak istedim yeniden bunları... Öğrensinler istedim çocuklarımız yeniden “zili kayığı, kayık çaldumayı, şakşağı, hebüğü”, kubbede kalan hoş sedaya kulak verip anlayanlar henüz sağken dedim.
Görüntüleme sayısı: 1490
Yorumlar (6)
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.