Mehmet Çiloğlu
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
HURUN(FIRIN) ÖNÜ
Hiç bitmedi ki insanlığın serüveni doğayla, yaşamı geliştirme ve şekillendirme ile ilgili. Yeryüzünün yazgısı değişim, oluşumun mantığı var olurken aynı zamanda kendi mantığını oluşturma. Yaşam kurgusunu biçimlendirme ve geliştirme. Geride bıraktıkları yılların özlemi ve kaybolup giden yılların bizden acımazsızca alıp götürdüklerini görmezden gelmeye meyil bilinç dışı bir yanılsama mı? Sadece nostalji mi? Sadece gidenlere özlem mi? Yitip gidenlere özlem duyarken galebe çalan duygusallığımız mı? Zaman ötesi salınımı yaşarken bir şarkının ezgisi, bir aşina sese ritim tutmak mı? Zamana yakarış, avuçlardan uçup giden güvercin misali avuçlarda son bıraktığı sıcaklık mı? Belki hepsinden bir parça, belki sözcüklerle pekte tarif edilemeyen, ancak yürekte duyumsanıp, iç dünyamızda bizden habersiz, bizimle her daim yaşayan şey mi?
Toprağa bağlı insanların toprakla ilişkisi aynı zamanda insan ilişkileri ve sosyal dokuyu da özel bir biçim vererek gelişir. Sosyal dokuyu biçimlendirirken insan davranışlarını olgunlaştırarak bir sonraki aşamaya zemin hazırlar. Bence, medeniyet, insanın çevre ile uyum ve çevreyi kontrol sürecinde akıl ve idrak ile bütünleşip estetik aşamaya ulaşmasıdır.
Yaşadığımız yörenin üç yüz, beş yüz yıl öncesi ile ilgili ayrıntılı bir toplumsal, ekonomik tarihi yok. Yerel ve bölgesel düzeyde yazılı kayıtlara önem vermeyişimiz, göçebe kültürüne özgü, yaşamı, yaşanılan günle anlamaya çalışılan anlayışın uzantısı olsa gerek.
Atalarımız bu topraklarda üç yüz yıl beş yüz yıl önce nasıl yaşadılar? Öncelikleri neydi? Ekonominin, zanaatın, tarımın, hayvancılığın öncelikleri ne idi? Kılıncı, kamayı, orağı nasıl imal ettiler? Tırpanı ilk defa nasıl kullandılar? Bıçkı, bağ bahçe gereci olarak ne zaman düşünüldü? Aynı işi yapmak için önceleri ne kullanılıyordu? Tarhana, soframıza ne zaman geldi? İlk tarhana nasıldı? Günlük yaşantı nasıl biçimleniyordu.? Belki çok genel çizgileri ile bunun nasıl olabileceği konusunda bir fikir yürütebiliriz; ama farkın ayrıntıda olduğunu düşünürsek, kayıt altına alınmamış, belgelenmemiş olgular geleneklere dönüşüp devam ettirilmemişse kaybolan kuşaklarla beraber kaybolup gitmeye mahkum olmuşlardır.
Geçmişe ait kaybettiğimiz her şey bizim için hayati bir kayıp olduğu kadar insanlık tarihi adına da önemli bir kayıptır. Milletler tarihleri ile vardır. Tarihleri geleceklerini biçimlendirir. Ne oldukları, neyi becerdikleri, nelerden ne sonuçlar üretip ne tür sonuç aldıkları, gelecekte neler yapabileceklerinin göstergesidir.
Ülkemiz son otuz kırk yılda çok önemli değişim ve dönüşümü yaşadı. Birçok geleneğimiz, bir çok özgün üretimlerimiz ve onların gelenek haline gelmiş ortamları da neredeyse tarih oldu. Artık patat, kabak vurarak misafir ağırlama asgariye indi ya da küçümsenir oldu. Düğünlerde saçu kalktı. Ne mahallede saz eşliğinde halka olup ahşap evlerde oynarken ıraftaki sinileri inleten heyecanı kaldı, ne de ıraflarda siniler kaldı. Şimdi lengerler, siniler, hereniler, çoliler tavan aralarında kaderleriyle baş başa. Geçmişteki baş köşeden inişlerinin tozlu şaşkınlığını yaşarken; çekiçlerini neşeli bir güfteye eşlik eder gibi coşku ile sallayan ustaları da kalmadı.
Ne diyelim hurun önüne. Hani, salı günleri(bağıstesi) evde tatlı bir telaş başlar; eğer hurunda ekmek yapma sırası öndeyse erkenden kalkılır, ocakta patates pişirilir, ilistirden geçirilir, un elenir, kepeği ayrılır. Elenen una su kabağından yapılma uğra kabından maya konulur, yumuşak tutması için patates eklenir, hamur kıvama gelene kadar yoğrulduktan sonra hamurun gelmesi için üstü örtülüp beklemeye bırakılır. Fırın yakılıp tavlanmaya bırakıldıktan sonra peynirli, soğanlı, kıymalı, cevizli pidelerin piyazları hazırlanır. Hamurun hazırlanması aşamasını kutsal bir töreni yöneten edasıyla evin babaannesi büyük bir dikkatle denetleyip şekillendir. Gerekli ayrıntıları evin gelinine, kızına tekrarlayıp, o da bilmem kaç kuşak öncesi babaannesinden aldığı görevi geleceğine aktarır. Fırın önü bir paylaşım yeri ve kışları kuraklık altı, yazları ağaç altı mektebidir. Kuşaklar arası bağlantı noktasıdır. Hamur teknesi hurun önüne taşınırken piyaz tavasını, uğra kabını evin yeni yetmeleri taşır. Tatlı bir telaş hakimdir hurun önüne. Hurun önünde ekmeği mahallenin en usta anası yazar, yazılan ekmeği huruna, hurun küreğini en iyi kullanan Ayşe, ya da Fatma Teyzesi verir. Pideler hazırlanıp, huruna verilir, pişer pişmez sıcağı sıcağına hurun önüne dağıtılır. Çocuklar da ihmal edilmez, tekne kazıntısı hamuru, anneler, ablalar kuş şeklinde biçimlendirildikten sonra gözlerine birer kömür yapıştırıp, çocukların heyecanlı "bana da bana da" cıvıltıları arasında" fırına verilir, az önce annelerinin, ablalarının elinde hamur halindeki kuşlarının ekmek halinde hurundan çıkmasını beklerken değişimin sırrına varmak için gözlerini hurundan bir türlü almazlar. Mevsim, mısır zamanıysa, hurun önündeki ateşte mısırlar, patatesler kızartılır, yemekler yenilir, ayranlar içilir, sohbet bir başkadır artık. Hurun önünde herkes yeteneğine göre bir görev alır; ama herkes pideden eşit pay alır. Ayak basılan yere un dökülmez, dökülen un asla ayak altında çiğnenmez. Hurun önü, ramazanlarda gerçekten görülmeye değerdi. Kısacası, hurun önünde çocuk, adab öğrenir, saygı öğrenir, sosyal kaynaşma ve dayanışmayı öğrenir, geçmişin görünmez ama hep ona destek olan elini öğrenir. Kıymet bilmeyi, değer vermeyi, tutumlu olmayı, nimete saygıyı öğrenir. Sonra anne, nine olur, o da öğrendiklerini öğretir.
Geçen hafta sonu, bağdaki fırına baktım; ayakta zor duran her an yıkılmaya yüz tutmuş kuraklığın altına annesini kaybetmiş öksüz kedi yavrusu gibi aşınmış, boynu bükük, acınacak sığınır gördüm. Aslında sen bir tarihi başlatan ve yaşatan değerdin. Sen yıkılıp yok olursan, hafızamızın bir bölümünü kaybetmeyecek miyiz? Gerçekten eskiye de dönemeyiz artık. Ne çocuklarımız uğra kabını taşımak için yarışır ne annelerinden kuş yapıp fırına vermesini isterler. Ama sen bizim ürettiğimiz bir değerdin. Benim bilemediğim nice aşamalardan sonra bana bir çok şeyi bellettin. Şimdi böyle hırpalanmış, örselenmiş, köşesine itilmiş uzaklaşıp gideceksin günlük hayatımızdan; ama biliyorum ki; giderken bizlerden de bir şeyler alıp gideceksin. Hurun, adap, yol yordam demekti, taşın toprağın dursa ne fayda, sen, adabınla tarih oldun bi defa?
Senden söz etmeyi, seni yad etmeyi bir borç bildim. Senden nice ekmek yiyerek büyüdüm. İstedim ki; senden ekmek yiyip büyüyenler de pide paylaşıp yiyenlerde, uğra kabağını taşıyanlarda seni unutmasın.
Ne demiş bilge atalarımız "Bir mıh, bir nal, bir nal bir at, bir at bir yiğit, bir yiğit bir vatan kurtarır" demişler.