Mehmet Çiloğlu
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Hangimizin anısı yoktur ki çocukluğumuzda oynadığımız oyunlarla, oyun arkadaşlarıyla. Mahallenin boş arsalarında ürettiğimiz, coşku ve heyecanla oynadığımız çocukluğumuzun o vazgeçilmez oyunları ile. Birçok oyuncağımızı kendimiz yapar, birçok gereci çeşitli kaynaklardan büyük bir maharetle temin ederdik. Topaç mı yapılacak; hemen bir meşe dalını uygun bir büyüklükte keser, keserle yontar, törpüler; sağlam bir çubuğun ucuna bir sicim bağlayarak kırbacı oluştur bir de topacı döndürecek sert bir zemin bulduk mu, ilk kırbaç şaklaması ve "vın" sesiyle kendi imalatımız olan topaçla yaşanan birlikteliğin değme keyfine. Bir söğüt dalından yahut bir ceviz dalından düdük yapmak, ağaçlara su yürür yürümez çocukların en güzel eğlencesi olurdu.
Hangimizde anısı yoktur ki zilli kayıklarımız(kızak) buz üzerinde kayarken çıkardığı sesle ilgili... Tekkeönü''nde(Tekköy) geceden karı taşıyarak, su dökerek dondurduğumuz şakşakları (kızakların hızla giderken üzerinden atlaması için sıkıştırılmış kardan oluşturulmuş tümsek) hangimiz kar taşıyıp sıkıştırmadık ki? Şakşaklardan atlarken kayıklarımızın çıkardığı o keskin sesi, "hereniye" diye bağırarak tüm çocukları vagonlar gibi peş peşe kaymaya davet eden çocuğun sesini unutabildik mi? Çocukluk arkadaşlarının, tornetlerin, nallışların, misketlerin, kulüplerin, çelik, çomağın, kuş lastiğinin, uçurtmanın, hebüğün, aşuğun, topacın(ayu), mevsimine göre oynadığımız onlarca oyunun hangisini unutabiliriz? Belleğimizde hepsinin özel bir önemi ve yeri yok mu? Hani ilkbahar gelip de çiçek kokulu bahar yelleri esmeye görsün bir bak bakalım Tosya''nın çocuklarına. Nasıl da uyanır baharla birlikte yaratıcı heyecanları. Bağdan, bahçeden, Hıdırlık Tepesi''nden elde ettikleri düzgün kızamık çubuklarını dikenlerin verdiği acıya aldırmadan ellerini patlatma pahasına koparır, kabuğunu soyar, ölçer-biçer, ipliğini gerer ve yazın erik ve kiraz ağacından elde ettiği zamkı(zamuğu) ile renkli uçurtma kâğıtlarını yapıştırıp gökyüzünün maviliklerini, hayalleri, düşleriyle nasıl da fethederdik. Uçurtmayı yaptıktan sonra en önemli sorun iplik bulmaktı. Dokuma tezgahı artığı ince pamuk ipliklerini katlayarak, kalınlaştırılıp uçurtma ipliği şekline dönüştürdükten sonra çubuğa hızlı hızlı sararken duyduğumuz heyecanı neyle anlatabilirsin bu gün?
O güzelim uçurtmalarımızı nazlı nazlı gökyüzünde salınırken başarımızın ürününü gururla seyrederdik? "Uçurtmanın terazisini almak," "Uçurtmanın baş vurması" halinde özel dengeleyici kuyrukları ya da balonu yerleştirmekte ayrıca ustalık isteyen özel çalışmalardı.
Patlanguç: Bu ismi hangimiz duysak "Pat" diye patlayıp ağzındaki ardıcı metrelerce uzağa fırlatıveren o özgün yapım çocukluk bombamızı hatırlamaz. Aslında patlanguç tam bir yaratıcılık örneğidir. Baharda ağaçlara su yürüyünce mahalle arkadaşları toplanıp bağ bıçkılarını, bıçakları alıp, şehrin Kızamıklı Sokak ya da Kuyumcu mevkisinde bulunan kıyılıklarda mundar ağaçlardan gözümüze kestirdiğimiz uygun dalları 8-10 cm uzunluğunda keser, oldukça geniş olan içinin özünü bir çivi yardımı ile çıkardıktan sonra, patlanguca piston görevini görecek uygun kalınlıktaki kızılcık çubuğunu bulurduk. Çubuğu inceltip, şekillendirdikten sonra en önemli aşamasına gelinirdi. Çubuğun ucu sert bir kayaya vura vura liflerinin kabarması sağlanır, kabaran lifler, içi tükürükle kayganlaştırıldıktan sonra havayı patlanguçun içinde sıkıştıracak segman özelliği alana kadar dikine taşa vurularak kıvama getirildi. Daha sonra ardıç ağaçlarından belli büyüklükteki ardıçlar toplanırdı. Toplanan ardıç patlanguçun ağzına sıkıştırılır tükmükle kayganlaştırılan patlangucun içinde kızılcık çubuğu ile hava birkaç defa sıkıştırılıp bırakıldıktan sonra hızlı bir hareketle ileri itilir ve ardıcın hava basıncı ile patlangucun ağzından pat diye ileri fırlayarak kat ettiği mesafe malzemenin kalitesi ve kullanıcının ustalığına göre bir övünç vesilesi olurdu. Şöyle bir bakın, bu, aslında içten patlamalı motorun ve ikinci dünya savaşının en önemli silahı obüsün prototipi değil mi? Daha nice böyle güzel oyunlar ve kendi ürettiğimiz oyuncaklarımız vardı. Çevredeki birçok nesne ince bir seziş ve yaratıcılıkla oyun aracına dönüştürülüp, eğlence için kullanılırdı.
Çocuk, oyun oynayarak gelişip, yetişkinler dünyasında yerini alır. Oyun, onun gelişmesi, kendini, nesneleri tanıması, sosyal bir varlık olarak yetişkinler dünyasındaki yerini alması için vazgeçilmezdir. Oyunla çocuk, kendini tanıma, bir gruba ait olmayı, grup içinde yerini ve konumunu keşfetmeyi, insan ilişkilerindeki öncelikleri, yetenek ve becerilerinin yoğunlaştığı alanların farkına varmayı öğrenir?
Çocuğun elinden oyunu almak, onun bir nevi geleceğinden çalmaktır. Hiç kartal yavrusu kafeste uçmayı öğrenebilir mi? Kafeste, kartal mı, karga mı, serçe mi olduğunun ne önemi var ki zaten? Kafesin içinde kanatlarının işlevini keşfedebilir mi? En yükseklere ulaşıp, yeryüzünün onca güzelliğinin farkına varabilir mi? Ağaçları, dalları, dağları, tepeleri, dereleri, çayları keşfedip, bunların kendisi için taşıdığı farklılıkların farkına varabilir mi?
Günümüz çocuklarına bakarken, hep bunları düşünüyorum. Hayatı hep televizyondan, internet kafeslerdeki sanal ortamlardan öğrenen zavallı çocuklarımızı düşünüyorum. Hiç patlanguç yapmadan, önüne konulan sanal dünyanın yıldız savaşlarındaki uçakları idare etmeye çalışan, hiç kızakla yarışmadan hayal arabalarını kullanan çocuklarımızı düşünüyorum. Yaşamları gibi düşleri de başka sanal ortamlarda kurgulanan çocuk ve gençlerimizi düşünüyorum. Ismarlama yaşayan, ısmarlama düşlere mahkûm çocuklarımızı düşünüyorum. Kendileri uçurtma yapıp, uçurtması gerekirken başkalarının hayal dünyalarının uçurtması olarak uçurulan çocuklarımız hep birlikte düşünmemiz gerektiğine düşünüyorum.
Dost ortamlarında sıkça karşılaştığımız "Benim oğlan internet müptelası, nasıl vazgeçirebileceğimi bilmiyorum." niteliğinde çocuğu suçlayan yakınmaların gerçek muhataplarının çocuklar yerine çocukların ellerinden oyuncaklarını alıp, sanal dünyalara teslim eden bizler olduğumuzu düşünüyorum. Hani nerede uçurtmalarımız, hani kayıklarımız, hani güneş ışığında bin bir renge bürünen misketlerimiz, nerede tornet, aşık, fırıldak, düdüklerimiz? Hepsini biz aldık çocukların elinden, onları gerçek yaşamdan koparıp kafeslere hapsettik, onlar kafesteki düşlerini gerçek zannedip, avunuyorlar. Bizler de, başkalarının elinde uçurtma gibi başka dünyaların rüzgârlarında kuyruk sallayan çocuklarımızı gördükçe sadece bağırıyoruz.
Bizim bayramlarımızda çocuklarımız niçin bizim oyunlarımızı oynamıyor. Çocuklarımız niye patlanguç, hebük, nallış yarışmıyor? 19 Mayıslarda, 23 Nisanlarda niye bizim dünyamızın düşleri ve feraseti ile kurgulanmış, kuralları konmuş oyunları oynayıp kendilerini ispat etmek için yürekleri çırpmıyor? Bize sosyete sporları diye sunulan polo, golf başka milletlerin çocuklarının oynadığı oyunlar değil miydi? Ne zaman sahip çıkacağız kendi zenginliklerimize, ne zaman kendimizin değerini bileceğiz? Taklitçiliğin, yetersizlik ve güvensizlik duygusundan kaynaklanan bir hastalık olduğunun ne zaman farkına varacağız? Taklit ederek marka olunmayacağını, marka olmanın benzerlerine göre özgün ve özel bir yönünün olması ile gerçekleşeceğini ne zaman anlayacağız? Niye fizik laboratuarlarında bizim hocalarımız hava basıncını patlanguçla anlatmazlar? Niye bizim mühendislerimiz Çanakkale kuşatılmadan önce patlanguçtan örnek alarak obüsü üretmedi, bizi başkalarına muhtaç ettiler??? Ne zaman anlayacağız ülkeyi, beldeyi yönetmenin aslında o vatanı vatan yapan o beldeyi belde yapan yüreklere ve beyinlere ulaşmakla mümkün olduğunu? Halkın coşkusu kendi evlatlarının dilinde, yüreğinde, beyninde şekillenen kendi benliği ile bütünleşmiyorsa eğer, bizim çocuklarımıza; çocukların bizlere yabancılaşmasını niye yadırgıyoruz?
Kendi ilçemden yola çıkarak bakıyorum, bozulmadan bize özgü ne kaldı elimizde diye? Bir tek Ramazan fırınlarımız kaldı, çirkin beton binalar arasına hapsettiğimiz. Gün gelir birilerinin aklına garabet yapılar yapmak gelirde yıkarlar diye korkuyorum onları da? Otuz yıl öncesinin Tosya''sı bu çevrenin en gelişmiş şehri idi. Çevrede zanaatın, ticaretin, tarımın ve sosyal gelişmişliğin öncüsü idi. Kendine özgü bir kültür beldesiydi. Neleri kaybettikten sonra kaybettik diye düşünelim beraber. İsterseniz en anlamlısından, çocuk oyunlarından başlayalım düşünmeye. Ne dersiniz?.. :)
Görüntüleme sayısı: 1954
Yorumlar (16)
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.